Buhar Olan Her Şey Katılaşıyor mu?
Palantir nisan ayında yayımladığı 22 maddelik manifestoyla teknoloji dünyasının gündemine oturmuştu. Amerikan teknoloji sektörünün ülkeye karşı ahlaki bir borcu bulunduğunu savunan metin Batı’nın askerî ve teknolojik gücünün korunmasını şirketin temel misyonlarından biri olarak sunuyordu. Bu haftanın başında, manifestodan birkaç ay sonra açıklanan ikinci çeyrek sonuçları ise bu siyasi konumlanışın şirketin ticari yapısında da belirginleştiğini gösterdi. Palantir’in ikinci çeyrekte elde ettiği 1,94 milyar dolarlık gelirin yaklaşık 1,57 milyar doları ABD müşterilerinden geldi. Böylece ABD’nin toplam gelir içindeki payı yüzde 80’i aşarken yurtdışı gelirlerinin payı yüzde 19’a kadar geriledi.
Aynı dönemde Avrupa’da Palantir’e yönelik mesafe de büyüyor. Fransa, iç istihbarat kurumu DGSI tarafından kullanılan Palantir sistemlerini Fransız şirketi ChapsVision’ın ürünleriyle değiştirme kararı aldı. Geçişin mevcut sözleşme nedeniyle birkaç yıl sürmesi bekleniyor. Almanya ordusu Palantir’e yeni bir sözleşme vermeyi düşünmediğini nisan ayının sonunda açıkladı. İspanya ise kamuya bağlı şirketlere Palantir ile hassas verileri içeren yeni anlaşmalar yapmamaları yönünde talimat vermeye başladı. Londra’da polis teşkilatıyla yapılması planlanan yaklaşık 50 milyon sterlinlik anlaşma da bu yılın mayıs ayında engellendi. Bunların bir kısmı mevcut sözleşmelerin sona erdirilmesi anlamına geliyor. Bir kısmı ise yeni sözleşmelerin önünün kesilmesi ya da yerli çözümlere aşamalı geçiş şeklinde ilerliyor.
Kararların arkasında Palantir’in teknolojisinin yetersiz olduğu yönünde bir iddia bulunmuyor. Tartışmanın merkezinde hassas verilerin kim tarafından işlendiği ve kritik altyapıların yabancı bir şirkete ne ölçüde bağımlı olabileceği yer alıyor. Avrupa ülkeleri bir Amerikan şirketinin kendi hükümetinin hukukuna ve siyasi tercihlerine tabi olmasını giderek daha büyük bir risk olarak değerlendiriyor. Veri egemenliği ve stratejik bağımlılık tartışmaları da bu güvenlik meselesinin parçaları. Son gelişmeler güvenlik kaygılarının ticari anlaşmalara galebe çalmaya başladığını gösteriyor.
Burada nedenselliğin hangi yönde işlediği tartışılabilir. Palantir’in manifestosu Avrupa’daki uzaklaşmayı mı hızlandırdı yoksa manifesto şirketin yıllardır devam eden ABD merkezli dönüşümünün siyasi olarak tecessüm etmesi miydi? Gelirlerin coğrafi dağılımı ikinci ihtimalin en az ilki kadar güçlü olduğunu gösteriyor.

Palantir’in ABD gelirlerinin payı 2020’de yüzde 52 iken 2022’de yüzde 61’e yükselmişti. Bu oran 2023’te yüzde 62’ye ve 2024’te yüzde 66’ya ulaştı. 2025’te yüzde 74 olan pay 2026’nın ilk çeyreğinde yüzde 79’a çıktı. İkinci çeyrekte ise yüzde 81 civarına ulaştı. Bu tablo şirketin Amerikanlaşmasının nisan ayındaki manifestodan çok önce başladığını ortaya koyuyor.
Tabloda çok net görülüyor ki, Palantir gelirlerini giderek daha fazla ABD hükümetinden ve ABD şirketlerinden elde ediyor. Avrupa ülkeleri ise kritik verilerini ve güvenlik altyapılarını Amerikan teknoloji şirketlerinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Şirketin söylemiyle müşteri portföyü aynı anda ABD’ye doğru yönelirken Avrupa’nın güvenlik arayışı da yerli ve bölgesel alternatiflere doğru kayıyor.
Bu bültende daha önce sıkça dile getirdiğimiz üzere jeopolitik ayrımlar giderek daha belirgin hale geliyor. Bu ayrımlar kullanılan yazılımlarda işlenen verilerde kurulan yapay zeka altyapılarında ve şirketlerin müşteri portföylerinde de kendisini gösteriyor. Palantir örneği teknoloji şirketlerinin giderek tarafsız küresel tedarikçiler olmaktan çıktığını ve ait oldukları jeopolitik blokların bir parçasına dönüştüğünü gösteriyor. Hiç de uzak olmayan bir geçmişte katı olan her şeyin buharlaştığından söz ediliyordu. Bugün ise yeni bir katılaşma eğiliminin tam ortasında bulunuyoruz. Dolayısıyla bu katılaşma ne ölçüde devam edecek sorusu bu dönemin en merkezi sorularından biri olarak öne çıkıyor.
Yapay Zeka Matematikte Açık Problemlere El Atabilir mi?
Yapay zeka sistemleri son dönemlerde özellikle yeni yükselişiyle doğrudan araştırma sürecine katılan aktörlere dönüşüyor. OpenAI henüz yayımlanmamış yeni nesil modeli Astra’nın uzun süredir çözülemeyen on matematik probleminde ya kesin sonuçlara ulaştığını ya da dikkate değer ilerlemeler sağladığını duyurdu. Matematik furyası diyebileceğimiz bu dönüşüm sadece OpenAI ile de sınırlı değil. Her yeni gün yüzlerce yıllık matematik problemlerinin çözüldüğüne şahit oluyoruz. Peki bu furyanın sonuçları ne?
Bunun için önce matematik problemlerinden bahsetmek gerekiyor. Matematikteki çoğu problem genellikle zor olduğu için değil, mevcut matematiksel araçlar onları çözmeye yetmediği için çözülemiyor. Bilinen yöntemlerle yapılan hesaplamalar bir noktadan sonra tıkanıyor. Problem çok fazla ihtimali aynı anda içeriyor ya da küçük örneklerde görülen düzenin bütün durumlar için geçerli olduğu kanıtlanamıyor.
OpenAI’ın yayınladığı açıklama da bilim insanları ve matematikçilere yönelik daha geniş kapsamlı girişiminin bir parçası. Şirket kısa süre önce 100 bin araştırmacıya gelişmiş ChatGPT modellerine ücretsiz erişim sağlamayı hedefleyen “ChatGPT for Academic Researchers” programını başlatmıştı. Bunun yanında yeni modeller artık geliştirme aşamasında matematik ve teorik bilgisayar bilimlerinde hala çözülememiş gerçek araştırma problemleriyle de sınanıyor.
Bu yaklaşımın ilk dikkat çekici örneklerinden biri, mayıs ayında Erdős’ün birim uzaklık varsayımına ilişkin yapay zeka tarafından üretilen bir karşı örneğin paylaşılmasıydı. Problem, düzlem üzerine yerleştirilen çok sayıda nokta arasında, birbirine tam olarak bir birim uzaklıkta bulunan kaç nokta çifti oluşturulabileceğini soruyordu. Erdős, belirli bir sınırın aşılamayacağını düşünüyordu. Model ise alışılmadık bir nokta düzeni kurarak bu tahminin doğru olmadığını gösterdi. Böylece seksen yıl boyunca çözülmeye çalışılan problem hem çözüldü hem de matematikçilerin problemi ele alış yönü de değişti. Artık eski varsayımı kanıtlamaya çalışmak yerine, mümkün olan gerçek üst sınırın ne olduğu ve benzer geometrik problemlerde aynı yöntemin kullanılıp kullanılamayacağı araştırılıyor. Çözümde cebirsel sayı teorisi ile ayrık geometrinin beklenmedik biçimde bir araya getirilmesi de başka problemlerde denenebilecek yeni bir araştırma yolu açtı. Nitekim bu fikirlerin kısa süre içinde başka sayı teorisi ve teorik bilgisayar bilimi problemlerine uyarlanması tek bir karşı örneğin yeni sorulara, yöntemlere ve araştırmalara nasıl kaynaklık edebileceğini gösterdi.
Şirketin verdiği bilgiye göre bu problemlerin çözümlerini bulmak için kullanılan toplam işlem miktarı, mevcut API fiyatları üzerinden yaklaşık 2 bin dolarlık bir maliyete karşılık geliyor. Bu miktar üniversitede gerçekleşen bir araştırma maliyetine kıyasla oldukça düşük. Tabi bir de sonrasında yapay zekanın oluşturduğu matematiksel argümanlar gerçek araştırmacılar tarafından makale biçimine getiriliyor.
Buradaki en dikkat çekici meselelerden biri problemlerin çözülmesiyle beraber değişen teoremlerin ötesinde ortaya çıkan çalışmanın kime ait sayılacağı. OpenAI, tamamen bir yapay zeka sistemi tarafından oluşturulan bir ispatın insan yazarlığı altında yayımlanmasının hem sistemin katkısını hem de gerçek insan emeğini yanlış temsil edeceğini savunuyor. Şirket insanların makalelerin hazırlanmasına ve ispatların biçimsel olarak doğrulanmasına katkı sağladığını, matematiksel argümanların ise esas olarak model tarafından üretildiğini açık biçimde belirtiyor.
Bu tutum matematik topluluğunda giderek büyüyen bir tartışmaya da işaret ediyor. Yapay zekanın matematikteki rolü, yalnızca doğruluk ve verimlilik üzerinden değerlendirilemiyor. Yazarlık, atıf, sorumluluk, özgünlük ve matematiksel kavrayışın niteliği gibi meseleler de bu yeni dönemin merkezinde yer alıyor. Nitekim bazı matematikçiler Leiden Yapay Zeka ve Matematik Bildirgesi etrafında bir araya gelerek yapay zekanın araştırma kültürü üzerindeki etkilerine karşı daha ihtiyatlı bir yaklaşım çağrısında bulunuyor.
OpenAI ise bu kaygıları teknoloji şirketlerinin tek başına cevaplayamayacağını kabul ediyor. Açıklamasında sonuçların matematik topluluğu tarafından incelenmesi, tarihsel bağlamına yerleştirilmesi ve yeni araştırmalarla geliştirilmesi gerektiği vurgulanıyor. Bu yaklaşım yapay zekayı doğrudan Matematik araştırmacılarını tehdit eden bir araç olarak sunmaktan ziyade bilimlerin çoğunda, özellikle de matematikte yapay zeka araştırması için yeni bir modalite açılması gerektiğini ifade ediyor.
Yani belki de yapay zeka çözümü ve katkılarının da ciddiye alınacağı fakat telif ve mülkiyet krizlerini çözmenin zor olmasından hareketle, bu çözümlerin yapay zeka katkılı oldukları ifade edilerek bilimsel işleyişte yeni bir çözüm portalı açılacaktır diyebiliriz. Böylesi bir senaryoda uzun vadede insan ve yapay zeka ağırlığının nasıl yayılacağını tahmin etmek ise güç durumlardan biri.
Bütün bu gelişmeler, bilimsel araştırmanın üretim biçiminde önemli bir eşikte olduğumuza işaret ediyor. Yapay zekanın mevcut bilgiyi özetlemek için kullanılışı geride kaldı. Artık dil modelleri varsayımlar kuruyor, karşı örnekler arıyor, ispatlar üretiyor ve bunları biçimsel sistemlerde doğrulayabiliyor. Önümüzdeki dönemin temel sorusu bu sistemlerin insanlarla birlikte nasıl matematik yapacağı olacak.
Yapay Zeka Rekabetinin Yeni Cephesi Orta Asya
Küresel yapay zeka (AI) yarışı, bilgi işlem kapasitesine ve veri merkezlerine olan devasa ihtiyacı beraberinde getirirken, teknoloji devleri ve yatırımcılar yönünü yeni coğrafyalara çeviriyor. Bu durumun en somut örneklerinden biri, uzun süre küresel teknoloji haritalarının çeperinde kalan Orta Asya’da gerçekleşiyor. Özbekistan ve Kazakistan’ın başını çektiği bölge, devasa veri merkezi projeleri, stratejik hamleler ve milyarlarca dolarlık yatırımlarla yapay zeka rekabetinin yükselen güç merkezlerinden biri olmaya aday.
Bölgedeki veri merkezi hamlesinin merkezinde farklı ölçeklerde ve stratejilerde ilerleyen Özbekistan ve Kazakistan yer alıyor. Özbekistan, Suudi Arabistan merkezli DataVolt ortaklığıyla başkent Taşkent’teki IT Park bünyesinde inşa ettiği TAS-1 tesisinin ilk fazını (6 megavat) tamamlamak üzere. Bu adım, ülkenin zaman içinde toplamda 500 megavata ulaşmayı hedefleyen kapsamlı planının ilk ayağı.
Taşkent yönetimi, yapay zeka ürün ve hizmetleri pazarını 2030 yılına kadar 1,5 milyar dolara çıkarmayı amaçlıyor. Bunun yanında Özbekistan, Japon ortaklar (Toyota Tsusho, IIJ, NEC, NTT) ile Taşkent, Buhara ve Hokand’da yeni kapasiteler inşa ederken, Muroosystems ile küçük modüler nükleer reaktörlerle (SMR) beslenecek 50 megavatlık yenilikçi tesisler üzerine de görüşmeler yürütüyor.
Kazakistan’daki ölçeği itibariyle çok daha büyük bir yatırım söz konusu. Ekibastuz kentinde kurulan Data Center Valley, ABD merkezli Firebird ve teknoloji devi Nvidia iş birliğiyle yürütülen 10 milyar dolarlık devasa bir projeye ev sahipliği yapıyor. 2027 yılına kadar 125 megavat sunması beklenen tesis, uzun vadede 100.000 adet yeni nesil Nvidia grafik işlemcisiyle 1 gigavatlık devasa bir kapasiteye ulaşmayı hedefliyor. Proje, ABD, Çin ve Hindistan’dan 20’den fazla hipersatış (hyperscale) şirketinin ilgisini çekmiş durumda.
Küresel yatırımcıların ve AI altyapı sağlayıcılarının Orta Asya’ya yönelmesinde bazı temel dinamikler var. Örneğin Kazakistan; ucuz elektrik enerjisi, gelişmiş iletim hatları, geniş endüstriyel araziler ve yüksek üretim kapasitesiyle uluslararası şirketlerin önemli kriterlerini rahatlıkla karşılıyor. Özbekistan, Kazakistan’ın yaklaşık iki katı nüfusa sahip. Bu durum, yerel dijital hizmet talebinin gelecekte Kazakistan’ı geride bırakabileceğine işaret ediyor. Yazılım ihracatları halihazırda Kazakistan’da 1,14 milyar dolara, Özbekistan’da ise 940 milyon dolara ulaşmış durumda. Veri merkezleri, bulut hizmetleri ve siber güvenlik gibi yan sektörleri de besleyerek tüm bölgenin dijital dönüşümünü hızlandırıyor.
Veri merkezlerinin inşası kadar, onların sürdürülebilir bir şekilde işletilmesi de kritik tartışmaları beraberinde getiriyor. İki ülkede de bu yarışta belirli teknik ve çevresel engeller mevcut. Veri merkezleri devasa miktarda kesintisiz elektrik ve soğutma için su tüketmesi . Özbekistan’daki TAS-1 projesi, su tüketimini en aza indirmek için dry heat rejection teknolojisi kullanırken; kesintilere karşı Tier III standartlarında yedek jeneratörlerle destekleniyor.
Yatırımcılar ve veri merkezlerini kiralayanlar için kullanılan enerjinin karbon ayak izi önemli bir parametre. Kazakistan, ucuz elektriği kömüre dayalı santrallerden sağladığı için (2025’te elektriğinin %51,4’ü kömürden) katı karbonsuzlaşma hedefleri olan küresel şirketleri çekmekte zorlanabilir. Özbekistan ise doğal gaz ağırlıklı elektrik şebekesiyle daha düşük karbon yoğunluğuna sahip. DataVolt, TAS-1 tesisinde Uluslararası sertifikalar (I-REC) kullanarak tüketimini yenilenebilir enerjiyle eşleştirmeyi planlıyor.
Orta Asya’daki bu veri merkezi yarışının, bir ülkenin diğerlerini geride bırakarak tek kazananlı bir durum oluşturmayacağı; aksine bu yatırımların bütün bölgeye kollektif kazanç imkanı sunacağı öngörülüyor. Kazakistan’ın büyük ölçekteki altyapı gücü ile Özbekistan’ın uzun vadeli dijital ekosistem imkanıyla; sermaye ve küresel tedarikçilerin bölgeye gelmeye devam etmesi kuvvetle muhtemel.
