Toplum Ve Teknoloji #84
#84
Teknoloji ve Yapay Zeka Politikaları Programı26 Ekim 2026

Toplum Ve Teknoloji #84

Sandığa Giren Teknoloji Devleri

Sandığa Giren Teknoloji Devleri

Amerika Birleşik Devletleri 3 Kasım’da ara seçimlere giderken seçmenin karşısında ekonomi, hayat pahalılığı, göç, sağlık harcamaları ve dış politika gibi alışıldık başlıkların yanında teknoloji sektörü de bulunuyor. Teknoloji şirketlerinin Amerikan siyaseti üzerindeki etkisi elbette yeni değil. Google, Meta, Amazon ve Microsoft gibi şirketler uzun süredir Washington’da en güçlü lobi ağlarından bazılarına sahip. Silikon Vadisi yöneticilerinin seçim kampanyalarına yaptığı bağışlar da Amerikan siyasetinin bilinen unsurlarından. Ancak 2026 seçim dönemiyle birlikte ortaya çıkan tablo bundan farklı. Bu kez teknoloji şirketleri tartışılan meselelerden birine dönüşmüş durumda.

Yapay zeka düzenlemeleri, veri merkezleri, iş kayıpları, kripto paralar gibi konularla teknoloji; adayların pozisyon almak zorunda kaldığı siyasi bir konu haline geldi. Üstelik sektör kendi içerisinde de yekpare bir tutum sergilemiyor. Yapay zekanın hızla geliştirilmesini isteyen şirketlerden daha sıkı güvenlik düzenlemeleri talep eden gruplara, kripto lobilerinden Elon Musk gibi bireysel aktörlere kadar teknoloji dünyasının farklı unsurları birbirinden oldukça farklı siyasi projelerle siyaset sahnesinde.

2026 seçimlerinde teknoloji dünyasının etkisinin en görünür olduğu alan kampanya finansmanı. Elon Musk bunun en çarpıcı örneğini oluşturuyor. Reuters’ın federal seçim kayıtlarına dayandırdığı verilere göre Musk, 2026 seçim döngüsünde yaklaşık 366 milyon dolarlık siyasi harcama gerçekleştirdi. Bunun önemli bir kısmı America PAC üzerinden Cumhuriyetçilerin Kongre’deki çoğunluğunu korumasına yönelik faaliyetlere aktarıldı. Bu rakam Musk’ı seçim döneminin en büyük bireysel siyasi bağışçılarından biri haline getiriyor.

Ancak Musk’ın harcamaları daha geniş bir dönüşümün yalnızca görünen kısmı. Reuters’ın ağustos ayında aktardığı Public Citizen verilerine göre şirketlerin 2026 ara seçimleri öncesindeki siyasi bağışları 646 milyon dolara ulaşarak yeni bir rekor kırdı. Bunun 344 milyon dolarlık kısmı kripto sektörü tarafından sağlandı. Yapay zeka şirketleri, çevrimiçi bahis platformları ve teknoloji yatırımcıları da bu yeni siyasi finansman düzeninin önemli aktörleri arasında yer alıyor.

Buradaki dönüşüm paranın miktarıyla birlikte parayı harcayanların kim olduğunda da görülüyor. Geçmiş dönemlerde Amerikan siyasetinin kurumsal finansmanında Wall Street, ilaç şirketleri, petrol endüstrisi veya savunma şirketleri öne çıkarken bugün henüz birkaç on yıllık geçmişe sahip teknoloji sektörleri benzer bir siyasi ağırlığa kavuşuyor. Kripto şirketlerinin 2024 seçimlerindeki başarılı siyasi örgütlenmesi ise yapay zeka sektörüne uygulanabilecek bir model sunmuş durumda. Bir adayı geleneksel anlamıyla sağcı veya solcu olduğu için desteklemek yerine, belirli bir düzenlemeyi destekleyip desteklemediğine bakmak giderek daha yaygın bir strateji haline geliyor.

Nitekim Reuters’ın aktardığına göre yapay zeka şirketleri ve sektör yöneticileri tarafından desteklenen siyasi gruplar yalnızca New York’taki bir Demokrat ön seçiminde iki rakip aday için 23 milyon doların üzerinde harcama yaptı. Yapay zeka yanlısı Leading the Future grubunun ara seçimler için topladığı fon ise 140 milyon dolara ulaştı. Böyle bakıldığında teknoloji şirketlerinin amacı tek bir partiyi iktidara taşımaktan daha spesifik görünüyor. Sektör, önümüzdeki birkaç yıl içerisinde kendi faaliyet alanını düzenleyecek Kongre’nin kimlerden oluşacağını belirlemeye çalışıyor.

2024 seçimlerinde yapay zeka daha çok seçim güvenliği, deepfake görüntüler ve yanlış bilgi tartışmaları üzerinden gündeme gelmişti. İki yıl sonra teknoloji seçimlerde neyin tartışıldığının da parçası. Washington Post’un yaklaşık 1.200 adayın internet sitesini inceleyen çalışmasına göre 2026’daki Temsilciler Meclisi, Senato ve valilik yarışlarının yaklaşık yüzde 40’ında yapay zeka veya veri merkezleriyle ilgili politikalar adayların gündemine girmiş durumda. Yapay zeka böylece üretim, İsrail veya ırkçılık gibi Amerikan siyasetinin yerleşik meselelerinden bazılarını dahi kampanya metinlerinde geride bırakmış görünüyor.

Teknolojik merak bu yükselişi açıklamakta yetersiz. Yapay zekanın istihdam üzerindeki muhtemel etkisi, kişisel veriler, enerji tüketimi, teknoloji şirketlerinin artan ekonomik gücü ve Çin ile rekabet gibi farklı kaygılar aynı başlık altında birleşmeye başladı. Bunun sonucunda yapay zeka, seçmen açısından uzak geleceğe ait bir teknoloji tartışması olmaktan çıkıp ekonomik ve siyasi bir meseleye dönüşüyor.

Reuters/Ipsos’un ekim ayında gerçekleştirdiği araştırmada kayıtlı seçmenlerin yüzde 57’si Trump yönetiminin yapay zeka risklerini yeterince ciddiye almadığını söylerken yüzde 54’ü aynı eleştiriyi Kongre’ye yöneltti. Araştırma aynı zamanda yapay zeka düzenlemelerine yönelik desteğin partiler üstü olabildiğini gösteriyor. Yine de yapay zekanın Amerikan seçmeninin en önemli meselesi haline geldiğini söylemek mümkün değil. Ekonomi ve yaşam maliyetleri hala çok daha belirleyici. Fakat bu iki alanın birbirinden bağımsız kalacağı varsayımı da giderek zayıflıyor. Yapay zekanın iş piyasası ve enerji maliyetleri üzerindeki etkisi arttıkça teknoloji politikası ile hane ekonomisi arasındaki mesafe de kapanıyor.

Bunun en somut örneğini veri merkezleri oluşturuyor. Nitekim veri merkezi karşıtlığı hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi adayları pozisyon değiştirmeye zorluyor. Bazı valiler projelere yönelik vergi teşviklerini ve hızlandırılmış izin süreçlerini yeniden değerlendirirken, kimi Cumhuriyetçi adaylar da Trump yönetiminin veri merkezlerine güçlü desteğinden uzaklaşmaya başladı. Bu durum önemli bir paradoksu beraberinde getiriyor. Washington açısından veri merkezleri Çin ile yapay zeka rekabetinin altyapısıyken, yerel halk açısından aynı tesisler elektrik fiyatı, su kullanımı ve yaşam alanı meselesine dönüşebiliyor.

Bu noktada teknoloji sektörünün tamamını Cumhuriyetçi Parti ile özdeşleştirmek kolay fakat yanıltıcı olur. Elon Musk, Andreessen Horowitz çevresi, kripto sektörü ve teknoloji dünyasının deregülasyonu savunan bazı isimleri Cumhuriyetçilerle oldukça güçlü ilişkiler kurmuş durumda. Trump yönetimi de genel olarak yapay zeka yatırımlarının hızlandırılmasını ve eyaletlerin birbirinden farklı düzenlemeler getirmesi yerine daha merkezi bir federal yaklaşım geliştirilmesini destekliyor.

Ancak teknoloji dünyasının diğer bölümlerinde farklı öncelikler mevcut. Sektörel gruplar bazı yarışlarda Demokratları, bazılarında Cumhuriyetçileri destekliyor. Esas ayrım giderek parti aidiyetinden çok adayın belirli teknoloji düzenlemelerine karşı nerede durduğu üzerinden kuruluyor. Dolayısıyla teknoloji sektörünün Amerikan siyasetindeki yükselişini basitçe “Silikon Vadisi sağa kaydı” şeklinde okumak yeterli değil. 

Bütün bu siyasi harcamaların arkasındaki temel motivasyonu anlamak için Kasım 2026’dan sonrasına bakmak gerekiyor. Ara seçimler teknoloji sektörünü denetleyecek komitelerin kimlerin kontrolünde olacağını, hangi şirket yöneticilerinin Kongre önüne çağrılacağını ve önümüzdeki iki yılın teknoloji mevzuatının hangi siyasi çerçevede şekilleneceğini de belirleyecek. Cumhuriyetçilerin Kongre’deki kontrolünü sürdürmesi, Trump yönetiminin yapay zeka yatırımlarını hızlandırmaya ve ulusal ölçekte daha sektör dostu bir düzenleyici yapı kurmaya yönelik politikalarının önünü açabilir. Kongrenin bir kanadının dahi el değiştirmesi ise Demokratlara komite başkanlıkları, daha geniş araştırma kapasitesi ve celp yetkisi sağlayacak.Bugün harcanan para, yarının düzenleyici rejimine yapılan bir yatırım niteliği taşıyor.

Teknoloji sektörü muhtemelen 2026 seçimlerinin tek başına belirleyici konusu olmayacak. Amerikalı seçmenin oy tercihinde ekonomi, hayat pahalılığı ve Trump yönetimine yönelik değerlendirmeler daha güçlü olmaya devam ediyor. Fakat, ABD Kongresi gibi dar çoğunluklarla yönetilen bir sistemde birkaç seçim bölgesindeki sonuç bütün yasama gündemini değiştirebilir. Teknoloji şirketlerinin yüz milyonlarca dolarlık siyasi harcamasının önemi de burada ortaya çıkıyor. Düzenleme açısından kritik birkaç sandalyeyi etkilemeleri yeterli olabilir.

Kasım seçimleri sonrasında kurulacak Kongre, yapay zekanın, veri merkezlerinin ve yeni teknoloji ekonomisinin hangi kurallarla büyüyeceğini belirlerken bu sınırın önümüzdeki yıllarda nereye çekileceğine dair ilk ciddi cevabı verebilir.

YZ Devi Şirketler ve Yabancı Çalışanlar

OpenAI’da ortaya çıkarılan gizli bir dinleme cihazı, yapay zeka sektöründe güvenlik tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Şirketin mühendislerinden Suudi Arabistan vatandaşı Abdulrahman Alfozan, üst düzey yöneticilerin toplantı yaptığı bir konferans odasına gizlice ses kayıt cihazı yerleştirmekle suçlanıyor. ABD federal savcılarının iddialarına göre Alfozan, elektronik bir cihazla sözlü iletişimi izinsiz kaydetmeye teşebbüs etti.

Savcılık belgelerine göre OpenAI çalışanları, 30 Eylül 2026’da bir televizyonun arkasındaki USB girişine takılmış, tuvalet kağıdına sarılarak gizlenmiş bir cihaz buldu. Cihazın yaklaşık iki gün önce yerleştirildiği ve kayıtların şifrelendiği öne sürülüyor. FBI’ın aktardığı iddialar, Alfozan’ın cihazı hazırlamak ve gizlemek için bir üretkenlik aracından ve sohbet robotundan yararlandığını da gösteriyor. İddianameye göre bu araçlar üzerinden kesintisiz ses kaydı, Wi-Fi bağlantısı, uzaktan dinleme ve hafıza kartının şifrelenmesi gibi konular üzerinden casusluk yaptı.

Olayın dikkat çekici yönlerinden biri, OpenAI’ın kendi yapay zeka modellerinden yararlanarak cihazı incelemesi ve cihazın hangi çalışan tarafından yerleştirildiğini belirlemesi. Şirket, olayda kaynak kodunun, model ağırlıklarının veya müşteri verilerinin uygunsuz biçimde ele geçirildiğine ilişkin bir bulguya ulaşmadığını açıkladı. Alfozan’ın işine son verildi. Savcılar, cihazın bulunduğu odada şirketin teknik araştırmaları, ürün planları, ticari ilişkileri ve stratejik kararları hakkında hassas görüşmeler yapıldığını belirtiyor.

Bu nedenle olay, basit bir iş yeri güvenliği ihlali olarak değerlendirilmiyor. Gelişmiş yapay zeka modellerinin arkasındaki teknik bilgi, araştırma öncelikleri ve ticari planlar, şirketlerin rekabet gücünü belirleyen temel varlıklar arasında yer alıyor. Bunların izinsiz biçimde elde edilmesi, şirketin gelecekteki ürünleri hakkında bilgi edinmenin yanı sıra ülkenin teknolojik kapasitesine ilişkin stratejik sonuçlar da doğurabilir.

ABD yönetimi açısından yapay zeka, ekonomik büyüme ve şirketler arası rekabetin ötesinde bir anlam taşıyor. Trump yönetiminin Temmuz 2025’te yayımladığı America’s AI Action Plan, küresel yapay zeka yarışını kazanmayı ekonomik rekabet gücü, ulusal güvenlik ve uluslararası nüfuzla doğrudan ilişkilendiriyor. Plan; düzenleyici engellerin azaltılmasını, altyapı yatırımlarının hızlandırılmasını ve Amerikan yapay zeka teknolojilerinin uluslararası alanda yaygınlaştırılmasını hedefliyor.

Bu politikanın merkezinde tabiki Çin ile olan rekabet var. Washington, gelişmiş modellerin, hesaplama altyapısının ve yarı iletkenlerin kontrolünü gelecekteki ekonomik ve askeri kapasitenin önemli bileşenleri arasında görüyor. Dolayısıyla yapay zeka alanında araştırma hızını korumak, fikri mülkiyeti güvence altına almak ve kritik teknolojilerin rakip ülkelere aktarılmasını önlemek aynı stratejinin parçaları haline geliyor.

Gelişmiş modellere erişimde vatandaşlık ölçütü

Bu yaklaşımın somut örneklerinden biri, ABD Ticaret Bakanlığının Haziran 2026’da Anthropic’in en yeni modellerine yabancı uyruklu kişilerin erişimini sınırlandıran kararı oldu. Bakanlığın 12 Haziran’da şirkete ilettiği talimat, Fable 5 ve Mythos 5 modellerine ABD içinde veya dışında bulunan yabancı ülke vatandaşlarının erişimini ihracat kontrolü kapsamına aldı. Kısıtlama, Anthropic’in yabancı uyruklu çalışanlarını da kapsıyordu. Şirket, karara uymak için söz konusu modellere erişimi askıya almak zorunda kaldığını açıkladı.

Bu gelişme, yapay zeka alanında çalışanların vatandaşlığı ile erişebilecekleri teknolojinin düzeyi arasında doğrudan bir bağ kurulabildiğini gösteriyor. Burada söz konusu yabancıların teknoloji şirketlerinde genel olarak çalışmasının yasaklanması gibi çok açıktan radikal bir politikadan bahsedilmiyor. Belirli gelişmiş modellere erişimin ulusal güvenlik ve ihracat kontrolü gerekçeleriyle sınırlandırılması şeklinde bir çerçeveleme var. Bununla birlikte, bu tür kararlar çalışanların işe alım süreçlerini, şirket içindeki görev dağılımını ve araştırma ekiplerinin yapılanmasını etkileyebilecek bir çerçeve oluşturuyor.

Alfozan hakkındaki iddialar, ABD’de yapay zeka teknolojilerinin korunması konusundaki kaygıların yabancı çalışanları doğrudan etkileyecek bir güvenlikleştirme üzerinden tartışılmasına yol açacak. Ancak tek bir soruşturma, yabancı uyruklu çalışanların tamamına yönelik bir tehdit bulunduğunu veya Suudi Arabistan devletinin olayın arkasında olduğuna dair bir kanıt henüz açıklanmış değil.

Bununla birlikte, Washington’ın yapay zekayı stratejik üstünlük meselesi olarak ele alması, hassas araştırmalara erişim, güvenlik izinleri, çalışanların geçmişlerinin incelenmesi ve kritik görevlerde uygulanacak vatandaşlık koşulları gibi konuların daha fazla gündeme gelmesini muhtemel kılıyor. Bu yönde yeni düzenlemeler getirilmesi de tartışılabilir. Böyle bir sürecin kapsamı ise mevcut gelişmelerden hareketle kesin biçimde öngörülemez.

OpenAI’daki olayın ardından asıl tartışma noktalarından biri de bu olacak. ABD, Çin karşısındaki teknolojik üstünlüğünü korumak için yapay zeka araştırmalarını hızlandırmayı hedeflerken aynı zamanda bu teknolojilerin kontrolünü sıkılaştırmak istiyor. Önümüzdeki dönemde güvenlik politikaları ile küresel yetenek rekabeti arasındaki dengenin nasıl kurulacağı, Amerikan yapay zeka ekosistemini etkileyen önemli başlıklardan biri olacak.

Vaporwave Medyanın İlk Gerçek Timsali: Tesla Roadster

İnsanlığın teknolojik gelişmelerle katettiği mesafeyi ve devamında dönüşen toplumsal yaşamı düşündüğümüzde, yarının teknolojisiyle oluşacak şehirlerin nasıl görüneceğine dair bir merak hissi uyanıyor. Bu merakın tezahürü olarak ileri teknoloji medeniyetleri tasvir eden bilim kurgu eserlerinde ve fütüristik imajlarda göklere uzanan binalar arasında süzülen uçan arabalar gelecek tahayyülünün kaçınılmaz imgeleri  olageldi. 1980’lerin neon ışıklı vaporvawe estetiğinden cyberpunk internet alt kültürlerine kadar uçan arabalar, teknik bir ihtiyaçtan ziyade fantazyanın somut bir simgesidir. Geçtiğimiz günlerde bu tasvirlere en yakın Roadcoster prototipi, fizik kurallarına “meydan okuyarak” yerden havalanan gösterisiyle Tesla tarafından sunuldu. Ekim ayında tüm dikkatleri kendine çeken Tesla’nın ikinci nesil Roadster modeli, yıllardır vaad edilen ancak üretiminin ertelenmesiyle otomobil meraklıları tarafından şehir efsanesine dönüştüğü iddia edilen bir model olarak askıdaydı. 15 Ekim’de ise Texas’ın McGregor kentinde SpaceX roket test tesislerinde düzenlenen özel bir etkinlikte ilk defa tanıtılmasının ardından, sektöre yönelik beklentiler yeniden canlandı.

Tesla’nın gösterisi, aksiyon filmlerini aratmayan görsel performanslar sunarak hem lansmanda hem de medyada geniş yankı uyandırdı. Etkinlik alanında sergilenen insansız Roadster prototipi, herhangi bir sıçrama rampasına ihtiyaç duymaksızın doğrudan zeminden havaya yükselerek dikey engelleri aştı ve havada kickflip olarak adlandırılan yan dönme hareketini sergiledi. Gösterinin en dikkat çekici olan bu noktada; Tesla Semi, Cybertruck, Model 3, Model Y ve Cybercab modellerinden oluşan araba konvoyun üzerinden atlayarak sorunsuz bir iniş gerçekleştirdi. Şovun devamında ise dikey bir rampaya tırmanan ve tamamen baş aşağı konumda sürüş yapabilen prototip, gövde altı emiş sisteminin ürettiği yüksek vakum gücü sayesinde pist zeminine adeta yapışarak ilerledi.


 


Roadster’ın sergilediği bu sıradışı performansın ardında SpaceX’in roket teknolojisinden uyarlanan yüksek basınçlı soğuk gaz itici sistemler var. Arka koltukların kaldırılmasıyla elde edilen hacme yerleştirilen basınçlı kap (COPV), 10.000 psi seviyesinde 600 litre sıkıştırılmış havayı muhafaza ediyor. Gövdenin stratejik noktalarına konumlandırılan 10 adet özel nozül vasıtasıyla tahliye edilen hava, ürettiği 80 kilo newtonluk yüksek itki kuvveti sayesinde otomobile anlık havalanma, manevra ve muazzam bir ivmelenme kabiliyeti kazandırıyor. Roadster’ın Rocket modelinin 0-60 mph (96.56 km/h) hızlanmasını 0,59 saniyenin altında, Thrust modelinin ise 0,81 saniyede tamamladığı beyan edilirken azami hız hedefinin ilk etapta 214-230 mph (344.40 - 370.15 km/h), ilerleyen süreçte ise 330 ila 380 mph aralığına çıkarılacağı ifade ediliyor. Tesla’nın modelinin günlük bir araç kullanımından çok ötede sunduğu veriler, tasarımında da kendini yansıtıyor. SR-71 Blackbird ile F-35 savaş uçaklarının keskin hatlarından ilham alan dış tasarımı ve kablolu direksiyon (steer-by-wire) altyapısı, aracın fütüristik karakterini tamamlayan ana unsurlar olarak öne çıkıyor.


Tesla’nın yeni modelinin sunduğu yüksek vaatler karşısında internet topluluklarından çeşitli eleştiriler gecikmedi. Özellikle Formula 1 araçlarıyla yapılan kıyaslamalarda, bir yol otomobilinin hem muazzam bir aerodinamik yere basma kuvvetine dolayısıyla ağırlığa sahip olup hem de çok yüksek hızlara ulaşarak havada taklalar atmasının fiziksel açıdan çelişkili olması vurgulanıyor. Ayrıca 0,6 saniyenin altındaki kalkış hızının insan vücuduna yükleyeceği yüksek G kuvvetinin yaratacağı güvenlik riskleri de aracın bir gösteri maketinden ibaret olduğu yorumunu güçlendiriyor. Teknik şüphelere ek olarak, aracın yola çıkmasının önündeki en büyük engellerden biri de mevcut trafik regülasyonları ki, sürücü koltuğunun hemen arkasında konumlanan ve yüksek basınç depolayan devasa hava tankları, kamusal yollarda kaza anında büyük patlama tehlikesi taşıyor. Çeşitli gerekçelerle kamu makamlarınca trafik mevzuatının dışında tutulan yeni tasarımın detayları tam olarak açıklanmış değil. Nitekim Tesla resmi web sitesinde roket iticileriyle donatılmış olan Rocket seçeneğinin kamuya açık yollarda kullanım onayına sahip olmadığını da açıkça bildiriyor. Yasal olarak trafiğe çıkması mümkün görünmeyen bu versiyon markanın mühendislik gücünü sergilemeyi hedefleyen bir gösteri aracı olarak değerlendiriliyor.

Yeni modeli inceleyen teknoloji platformlarından Fast Company, Roadster serisinin vadettiklerini gerçeğe dönüştürmekten çok, teknolojik bir illüzyon olduğu eleştirisini destekliyor. Fast Company, "Yapmadığı tek şey, herkesin inanabileceği bir fiyat ya da tarih vermek. Musk’ın en sonki oyuncakçığı, teknoloji tarihindeki en kelime anlamıyla 'vaporware' (buhar ürün) vakası. Satın alamayacağınız, gerçek buharla itilen bir ürün" sözleriyle aracın fantazya modeli olmasını sert biçimde eleştirmiştir. Roadster’a yöneltilen mevzubahis “vaporware” eleştirisi, bilgisayar yazılımı ve donanım endüstrisinden türetilerek isimlendirilen “vaporwave” internet kültürü ile de aynı köke temas eder. Terim etimolojisi itibariyle kamuoyuna duyurulan, büyük bir reklam kampanyasıyla pazarlanan ancak asla üretilmeyen veya resmi olarak piyasaya sürülmeyen ürünleri ifade etmek için kullanılır. İki kelimenin ironik benzleriğine karşın vaporwave daha sonra nostaljik medyayı, sürreal ve neon örüntülerle zenginleştirerek medya ve müzik kültürünü zenginleştiren bir akım haline gelmiştir.  Kelimenin tam anlamıyla buhar (vapor) itkisiyle havalanan Tesla Roadster ise 2017'deki ilk tanıtımından bu yana sürekli ötelenen teslimat tarihleriyle vaporwave estetiğin tam bu bağlamı uyandırmış görünüyor. Tesla’nın uçan araba gösterisi, onu vaporvawe medyanın ilk gerçek timsali yapmış ve büyük çevrelerce eleştirilmesine karşısında bu internet alt kültüründen beslenen medyanın takipçileri ve teknolojik ivmelenmeciler tarafından destek görmüştür.  

Tesla’nın Roadster’ı ile sunduğu gösteri, elektrikli araba piyasasını şekillendiren aktörlerden Çin’in küresel pazarda yarattığı hype kültürüyle birlikte daha anlamlı bir zemine oturabilir. Amerikan bir think tank olan Center for Strategic and International Studies (CSIS), 2009 yılından 2023’ün sonuna kadar Pekin’in elektrikli araç endüstrisine yaklaşık 231 milyar dolar harcadığını tahmin ediyor. Çinli üreticilerin sektördeki başat rolü göz önünde bulundurularak, sundukları teknik olarak gelişmiş sofistike araçların dijital platformlarda ilgi çekici içerik nesnesi olarak sunulması, dikkat ekonomisinde öne çıkan bir pazarlama stratejisi olarak değerlendirilebilir. Özellikle son yıllarda viral olan 360 derece dönebilen, süspansiyon sistemleri ile ritmik hareketler yapabilen şov odaklı özelliklerin; Tesla’nın Roadster’ı tarafından şu an için gölgede bırakıldığını söyleyebiliriz.

Paylaş
XLinkedInWhatsApp
Bültene abone olun

Yeni yayınlar ve etkinlikler e-postanıza gelsin.