#70

#70 Toplum ve Teknoloji

“Yalnız A değil, Aynı Zamanda B”, Çin’in Yeniden Kullanılabilir Roketleri ve Yapay Zeka Karşıtlığı Şekil Değiştiriyor

“Yalnız A değil, Aynı Zamanda B”

Son zamanlarda karşılaştığımız metinlerin yapay zeka ile üretilip üretilmediğini anlamak epey güç hale geldi. Ancak bu zorluğa rağmen bir retorik kalıp var ki, pek çoğumuz için ilk görüşte metnin yapay zeka tarafından oluşturulduğundan neredeyse emin olacak kadar fazlaca kullanılıyor. “Bu sadece A değil, aynı zamanda B’dir” şeklinde örnekleyebileceğimiz bu kalıp neredeyse her dil modelinin favori kalıbı olmuş durumda. Peki dil modellerinin bu tür bir retorik kalıba bu kadar başvurmalarının sebebi ne?

Geçtiğimiz günlerde Atlantik’te yayınlanan bir yazı yapay zeka ile üretilmiş metinlerle muhataplığımızın arttığı son zamanlarda fazlaca dikkatimizi çeken bir konuya odaklanıyor. Artan oranda karşılaştığımız “Bu A değil, aksine B’dir” kalıbı üretilen metinlerin pek çoğunu işgal ediyor. Yazar Will Oremus metne “Julius Caesar bu yıl sahnelenmiş olsaydı, William Shakespeare bu eseri yapay zeka yardımıyla yazmakla suçlanabilirdi.” ifadeleriyle başlıyor.

Yalnız A değil aynı zamanda B

Bu kullanım son zamanlarda gördüğümüz bütün yapay zeka destekli içerik üretimlerine eşlik ediyor. Hatta iş öyle bir raddeye varmış durumda ki, yazarın da belirttiği Shy Girl isimli roman, bu retorik kalıbı yoğun olarak kullandığı için bu yıl yayıncısı tarafından yapay zeka ile oluşturulmuş olma riski dolayısıyla toplatıldı. Tabi bu risk, pek çok alanda teknolojik dönüşüm yaşayan şirketlerin karşılaşması muhtemel risklerin başında geliyor.

Sohbet robotlarının yaygınlaşma süreçleri içerisinde farklı kavram ve kelime setlerinin zaman içerisinde dönüşüm geçirdiğini gördük. Bunlardan biri “delve” (derinlemesine incelemek) kelimesiydi. Buna benzer başka değişik yazımların, sık kullanımların ve hatta mistik kişiliklere sahip sohbet robotlarının çıktıları bir bir düzenlemeden geçerek bu örüntülerden çıkmayı başardılar. Ancak “o değil-bu” olarak kavramsallaştırabileceğimiz kalıbın geleceğinde de aynı ufuk görünüyor mu, şimdilik belirsiz.

Pek çok yerde bu kullanımın sebebi sorgulansa da kesin bir cevap bulunabilmiş değil diye ekliyor Oremus. Peki bu eksik açıklamalara rağmen modellerin kullanımına nasıl gerekçeler bulabilir miyiz?

Bu soruya verilen en umumi cevaplardan biri insanların dil modellerini bu yönde eğitildikleri oluyor. Tabi ki dil modellerinin eğitildikleri materyallerde her ne kadar yapay zeka çıktısı kadar olmasa da “o değil-bu” kalıbının bulunduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar bu kalıp yapay zeka ile bağdaşmış olsa da yazılı metinlerde sıkça karışlaştığımızı, Sheakspeare’den günümüze büyük yazarların bu kalıba başvurduğunu söylemek mümkün.

Ancak tüm bunlara ek olarak başka bir açıklama da mümkün. Dil modelleri her ne kadar gelişmiş olsa da hala metin tahminine dayanan modeller olarak çalışıyorlar. Kaynak metindeki metin örüntülerini takip eder biçimde, dil modelleri genelde kelimelerin yanyana geliş oranları üzerinden bir algoritmik düzen içerisinde çalışıyorlar. Bu modeller bir cevabı baştan sona planlayarak yazmıyorlar. Metni küçük parçalar halinde üretip, her aşamada ve sırada hangi kelimenin gelmesinin daha uygun olduğunu tahmin ediyorlar. Bu tahmin yapılırken kelimenin benzer metinlerde ne kadar sık kullanıldığı ve ortaya çıkacak cevabın kullanıcı tarafından başarılı bulunma ihtimali birlikte değerlendiriliyor.

Bu nedenle model, bir şeyi doğrudan tanımlamak yerine önce onun ne olmadığını söylemeyi daha güvenli bulabiliyor. Örneğin “Bu olay önemlidir” diye başlayan bir cümlede “önemli” kelimesinden sonra çok sayıda farklı açıklama gelebiliyor. Modelin de bunlardan birini seçmesi gerekiyor. Buna karşılık “Bu sadece teknik bir mesele değildir” şeklindeki bir başlangıç daha kolay ilerliyor. Çünkü “teknik mesele” konunun ilk bakışta akla gelen, sıradan ve tahmin edilebilir yönü oluyor. Model önce bu açık seçeneği dile getirip sonrasında onu yetersiz ilan ederek daha güçlü görünen ikinci bir tanıma geçiyor: “Aynı zamanda siyasi ve toplumsal bir meseledir.”

Buradaki tercihin bir tür risk azaltma yöntemi olduğunu söyleyebiliriz aslında. Model, doğrudan özgün ve kesin bir tanım vermek yerine önce güvenli bir ifadeye dayanıyor ardından da bu ifadeyi olumsuzlayarak daha dikkat çekici bir sonuca ulaşıyor. Böylece hem herkesin kolayca kabul edebileceği sıradan tanımı kullanmış oluyor hem de cevaba daha derin veya daha zekice görünen bir boyut ekliyor.

Bugün artık yapay zeka modelleri giderek daha fazla başka yapay zekaların ürettiği metinlerle eğitiliyor. Bu metinlerde “Bu yalnızca X değil, aynı zamanda Y’dir” gibi kalıplar sık bulunduğu için yeni modeller de aynı anlatım biçimlerini öğreniyor. İnternetteki yapay zeka üretimi içeriklerin artması da bu döngüyü güçlendiriyor çünkü bu içerikler gelecekteki modellerin eğitim verisine dönüşüyor.

Yazarın dikkat çektiği üzere şayet bu döngüye müdahale edilmezse model çöküşü olarak isimlendirilebilecek bir sürece geçilebilir. Bu durumda belirli bir alışkanlık edinmiş dil modeli zaten şartlanmış ve alışık kalıplar üretir, bu çıktılardan eğitilen yeni modeller de aynı sonuçları bir kez daha kullanarak daha da etkisiz hale getirir ve gittikçe özgün olma kapasitesi yitirilmiş olur.

Bunlara ek olarak bu klişelerin bir avantajından söz edeceksek bunun yapay zeka tarafından yazılmış metinleri tespit etmeyi kolaylaştırma olduğunu söyleyebiliriz. Yapay zeka dilinin belirtileri zaman içinde değişse de bazı kalıpların ısrarla devam etmesi, tespit araçlarının işini kolaylaştırmaya devam ediyor.

Ancak bunun insan yazarlar açısından olumsuz bir sonucu da bulunuyor. Bir zamanlar etkili sayılan bazı anlatım teknikleri artık yapay zeka klişesi gibi görülüp zarureten terk ediliyor. Bu nedenle insanlar gerçekten kendi yazdıkları metinler için bile yapay zeka kullanmadıklarını açıklamak zorunda kalabiliyorlar.

Üstelik etki tek yönlü de değil. Oremus’un bahsettiği gibi araştırmalar, yapay zekaya özgü bazı dil alışkanlıklarının insanların günlük konuşmalarına da geçmeye başladığını gösteriyor. Bu devam ederse gelecekte insanların dili ile yapay zeka dili arasındaki fark azalabilir. Dolayısıyla yakın gelecekte söz konusu sorun sadece sohbet robotlarına ait olarak kalmayıp insanların da sorunu haline gelebilir.

Çin’in Yeniden Kullanılabilir Roketleri

Geçtiğimiz hafta Çin Havacılık Uzay Bilim ve Teknoloji Şirketi’nin yeniden kullanılabilir roketi ilk kez başarılı şekilde yüzen bir platform üzerine iniş yaptı. Birçok başarısız denemenin ardından gelen bu başarılı deneme sonrası Çin’in havacılık ve uzay alanındaki teknik başarılarının yanında uzay ekonomisinin, büyük güç rekabetinin ve askeri teknolojilerin geleceğini etkileyebilecek stratejik bir dönüm noktası olarak değerlendirebiliriz. Her ne kadar bu başarı, SpaceX’in 2015’te Falcon 9 ile gerçekleştirdiği dikey inişten yaklaşık on yıl sonra gelmiş olsa da, Çin’in yeniden kullanılabilir fırlatma teknolojilerinde kritik bir eşiği geçtiğini gösteriyor.

Uzay faaliyetlerinin en büyük maliyet kalemlerinden biri fırlatma sistemleri. Geleneksel tek kullanımlık roketlerde ilk kademe ve diğer bileşenler görev tamamlandıktan sonra kaybedildiği için her fırlatma neredeyse sıfırdan yeni bir araç üretmeyi gerektiriyordu. Yeniden kullanılabilir roket teknolojisi ise özellikle ilk kademe ateşleme platformunun tekrar kullanılmasını sağlayarak fırlatma maliyetlerini ciddi biçimde aşağı çekiyor. SpaceX’in Falcon 9 ile ortaya koyduğu model, bu yaklaşımın ekonomik karşılığını açık şekilde gösteriyor. Şirket bugün aynı güçlendiricileri onlarca kez kullanabilir hale geldiğinden, yıllık yüzlerce fırlatma gerçekleştirebiliyor ve rakiplerine göre çok daha düşük maliyetlerle hizmet sunuyor.

Çin yeniden kullanılabilir roket

Çin’in geliştirdiği deniz platformu sistemi henüz SpaceX’in tam otonom iniş kabiliyetine ulaşmış değil. Ancak asıl önemli olan, Çin’in yeniden kullanılabilirlik konusunda artık teorik aşamayı geride bırakıp operasyonel başarılar elde etmiş olması. Şirketin yıl sonuna kadar, başarıyla inişini gerçekleştirdiği roketin itici kademesini yeniden kullanmayı planlaması da teknolojinin sadece gösteri amaçlı olmadığını, sürdürülebilir bir sistem olarak tasarlandığını gösteriyor.

Bu gelişmenin en önemli sonuçlarından biri Çin’in düşük maliyetli uzay taşımacılığı alanında elini güçlendirecek olmasıdır. Daha düşük fırlatma maliyetleri; iletişim, gözlem ve internet hizmetleri için büyük uydu kümelerinin daha hızlı kurulmasını mümkün kılacak. Son yıllarda Çin’in Guowang ve Qianfan gibi mega takımyıldız projelerine hız vermesi bu anlamda tesadüf değil. Yeniden kullanılabilir roketler sayesinde bu projelerin ekonomik sürdürülebilirliği önemli ölçüde artabilir. Aynı zamanda Ay programı, Mars görevleri ve uzay istasyonu gibi uzun vadeli hedefler de daha düşük maliyetlerle desteklenebilir. Bu bağlamda, yeniden kullanılabilirlik Çin’in uzaydaki varlığını sürekli ve ölçeklenebilir hale getirecek bir kapasite çarpanı olarak nitelenebilir.

Makro ölçekte bakıldığında ise bu gelişmeyi giderek sertleşen ABD-Çin teknoloji rekabetinin uzaydaki yeni yansımalarından biri olarak okumak mümkün. Son on yılda yapay zeka, yarı iletkenler, kuantum teknolojileri ve gelişmiş üretim alanlarında yoğunlaşan rekabet, artık uzay ekonomisi ve fırlatma teknolojileri üzerinden somutlaşacak görünüyor. SpaceX bugün sadece ticari bir şirket olmayıp; ABD’nin askeri ve stratejik uzay altyapısının ayrılmaz bir parçası haline geldi. Starlink ve Starshield gibi sistemler, ticari uzay teknolojilerinin ulusal güvenlik açısından ne kadar kritik hale geldiğini göstermektedir. Blue Origin’in yeniden kullanılabilir ağır yük roketlerinde kaydettiği ilerleme de ABD’nin bu alandaki teknolojik üstünlüğünü pekiştirdiğini gösteriyor. Çin’in bu yarışta geri kalması, ticari pazarda stratejik kapasite bakımından da dezavantaj anlamına geliyordu. Dolayısıyla Long March 10B’nin başarısı, Pekin’in bu açığı kapatma iradesinin somut bir göstergesi olarak görülmeli.

Öte yandan yeniden kullanılabilir roket teknolojisinin askeri boyutunu göz ardı etmek mümkün değil. Fırlatma sistemleri ile balistik füze teknolojileri arasında tarihsel olarak güçlü bir teknoloji transferi bulunuyor. Büyük itki sistemleri, hassas yönlendirme kabiliyetleri, gelişmiş motor teknolojileri ve yüksek sıcaklığa dayanıklı malzemeler hem uzay hem de füze programlarının ortak bileşenlerini oluşturuyor. Bu nedenle sivil uzay projelerine yapılan yatırımların önemli bir kısmı dolaylı biçimde askeri kapasiteyi de beslemektedir. Daha düşük maliyetli ve daha sık gerçekleştirilebilen fırlatmalar, askeri keşif uydularının, erken uyarı sistemlerinin ve güvenli haberleşme ağlarının daha hızlı genişletilmesine imkan sağlayacaktır.

Bunun yanı sıra uzayın giderek daha fazla stratejik rekabet alanına dönüşmesi, uzayın silahlandırılması tartışmalarını da yeniden alevlendirebilir. Büyük güçlerin alçak Dünya yörüngesinde binlerce uydu konuşlandırması, ekonomik rekabeti artırmasıyla beraber uzay alanındaki caydırıcılık ve savunma dengelerini de değiştiriyor. Uydusavar silahlar, yörüngesel gözetleme sistemleri ve uzay tabanlı askeri altyapılar önümüzdeki yıllarda daha fazla gündeme gelecektir. Dolayısıyla Çin’in yeniden kullanılabilir roket başarısı uzayın ekonomik, jeopolitik ve askeri öneminin giderek arttığı yeni dönemin güçlü sembollerinden biri olarak ele alınmalı.

Yapay Zeka Karşıtlığı Şekil Değiştiriyor

Geçen hafta sonu yaklaşık 200 kişi yapay zeka endüstrisinin merkezlerinden San Francisco’da OpenAI, Anthropic ve Google DeepMind’ın ofisleri arasında yürüdü. Yapay zeka yarışını durdurma çağrısıyla düzenlenen eylemde göstericiler şirketlerden yeni ve daha güçlü modellerin eğitimini birlikte askıya almalarını istedi. Eylemi düzenleyen Stop the AI Race hareketi küresel bir moratoryum talep ediyor. Henüz kalabalık kitlelere erişemeyen bu hareketler yapay zeka kullanımı yaygınlaştıkça daha görünür hale geliyor.

Yapay zekaya yönelik endişeler birbirinden oldukça farklı ihtimaller etrafında birikiyor. Bazıları üretken yapay zekanın insanların işlerini ortadan kaldırmasından, ücretleri baskılamasından ve yaratıcı emeği değersizleştirmesinden korkuyor. Bazıları sentetik içeriklerin bilgi ortamını kirletmesinden, gözetimi kolaylaştırmasından ve siyasi manipülasyonu güçlendirmesinden endişeli. Bir başka grup ise çok daha ileri giderek, insanlardan daha yetenekli sistemlerin geliştiricileri tarafından dahi kontrol edilemeyebileceğini ve sonunda insanlığın varlığını tehdit edebileceğini düşünüyor.

Bu son kaygı birkaç yıl öncesine kadar kamuoyunun kenarında duran, daha çok yapay zeka güvenliği çevrelerinde tartışılan bir ihtimaldi. Fakat teknoloji şirketlerinin giderek daha büyük ve ne yapacağı bütünüyle öngörülemeyen modeller geliştirmesi bu düşüncenin siyasal bir talebe dönüşmesini sağladı. Mart 2023’te Future of Life Institute tarafından yayımlanan ve on binlerce kişinin imzaladığı açık mektup, GPT-4’ten daha güçlü sistemlerin eğitiminin en az altı ay durdurulmasını istiyordu. Amaç bütün yapay zeka araştırmalarını yasaklamaktan ziyade bağımsız denetim, güvenlik testleri ve ortak protokoller oluşturulana kadar tehlikeli olduğu düşünülen yarışa ara vermekti. Mektubun temel itirazı insanlığın geleceğini etkileyebilecek kararların seçilmemiş birkaç şirket yöneticisinin rekabet hesaplarına bırakılamayacağına yönelikti.

Aradan geçen sürede bu çağrının beklediği kapsamlı duraklama gerçekleşmedi. Şirketler daha güçlü modeller geliştirmeye, hükümetler de yapay zekayı ekonomik ve jeopolitik rekabetin temel unsurlarından biri olarak görmeye devam etti. Yapay zekaya itiraz edenler, rahatsız eden temel şey en az teknolojinin hızlanması kadar, hatta belki daha çok, mevcut siyasal mekanizmaların bu hıza müdahale edemediği düşüncesi. Düzenleme tartışmaları çoğu zaman şeffaflık kuralları, telif hakları, çocukların korunması veya belirli yüksek riskli kullanım alanlarıyla sınırlı kalıyor. Buna karşılık en güçlü sistemlerin hiç geliştirilmemesi, bir süreliğine durdurulması veya uluslararası bir anlaşmayla sınırlandırılması gibi talepler ana akım siyasetin meşru seçenekleri arasında pek yer bulamıyor.

Yapay zeka karşıtlığı

Bu noktada yapay zeka karşıtı aktivistler arasındaki yaklaşım farklılıkları belirginleşiyor. Hareketin görece ılımlı kanadı sorunun yasa, diplomasi ve bilimsel denetim yoluyla çözülebileceğini düşünüyor. Bu çevreler bağımsız güvenlik testleri, güçlü modeller için lisanslama sistemleri, hesaplama kapasitesinin izlenmesi ve ülkeler arasında doğrulanabilir anlaşmalar kurulmasını savunuyor.

İkinci kanat ise oturma eylemleri, şirket girişlerinin kapatılması, açlık grevleri ve tutuklanma ihtimalini göze alan sivil itaatsizlik biçimlerini benimsiyor. Talepleri ise yeni güvenlik kurallarından ziyade güçlü model eğitimlerinin doğrudan durdurulması. Geçen hafta sonu San Francisco’da yapılan yürüyüş bu hattın daha geniş ve görece disiplinli bir versiyonunu temsil ediyor. Ancak bu kanadın yöntemlerini ne ölçüde kanuni sınırlar içerisinde tutacağı önemli bir soru.

Sokak hareketinin çevresinde henüz örgütlü ve yaygın bir şiddet dalgasından söz edilemese de son dönemde yaşanan birkaç vaka itirazın hangi koşullarda tehlikeli bir eşiği aşabileceğini gösteriyor. Stop AI’ın kurucularından Sam Kirchner’ın bir grup içi tartışmada başka bir aktiviste saldırdığı, şiddetsiz eylemin yeterliliğini sorgulamaya başladığı ve ardından örgütten uzaklaştırıldığı bildirildi. Nisan 2026’da ise yapay zekanın varoluşsal tehlikeleri hakkında bir metin kaleme aldığı belirtilen bir kişi OpenAI CEO’su Sam Altman’ın evine yanıcı madde attıktan sonra şirketin merkezine girmeye çalışmakla suçlandı. Aynı günlerde Indianapolis’te bir veri merkezi projesini destekleyen belediye meclisi üyesinin evine 13 el ateş edildi. Fransa’da da kendisini isyancı anarşist olarak tanımlayan bir hücre 2025 sonunda yapay zeka altyapısıyla ilişkilendirdiği bir veri merkezi şantiyesinin kundaklanmasını üstlendi.

Elbette yapay zekaya itiraz edenlerin tamamını aynı başlık altında toplamak da yanıltıcı olur. Bir işçi için mesele otomasyon nedeniyle işini kaybetmek; bir sanatçı için eserlerinin izinsiz kullanılması; bir mahalle sakini için yakınına kurulacak veri merkezinin elektrik, su ve arazi üzerindeki etkisi olabilir. Bu kesimlerin teknolojinin geleceğine ilişkin tahayyülleri ve siyasal gelenekleri birbirinden farklı. Fakat ortaklaştıkları nokta teknolojinin yönünü belirleyen kararların sonuçlarına katlanacak insanlara sorulmadan alınması.

Ana akım siyasetin bu itirazları temsil etmekte zorlandığı yer de burası. Bugünkü tartışmada yapay zeka çoğunlukla kaçırılmaması gereken bir ekonomik fırsat, kazanılması gereken bir uluslararası yarış veya doğru kurallarla yönetilebilecek kaçınılmaz bir dönüşüm olarak sunuluyor. Oysa temsil edilemeyen itirazlar ortadan kalkmıyor. Kurumsal bir karşılık bulamadıklarında kendi dillerini, örgütlerini ve eylem biçimlerini üretiyorlar. İnsanlar seçimlerin, parlamentoların, düzenleyici kurumların ve şirket içi güvenlik mekanizmalarının etkisiz olduğuna ikna olursa, doğrudan eylemi tek gerçekçi seçenek olarak görmeye başlayabilir. Doğrudan eylem de sonuç vermediğinde ne olacağı meselesi ise büyük bir soru işareti teşkil ediyor.

Bu nedenle yapay zeka karşıtlığındaki radikalleşmeyi komploculuk olarak etiketlemek isabetli olmaz. Zira esas mesele teknoloji hakkında hangi kararların tartışılabilir olduğu. Yapay zekanın yavaşlatılmasını, sınırlandırılmasını veya bazı biçimlerinin hiç geliştirilmemesini isteyenlerin ana akım siyasette bir karşılığı olmadığı sürece, hareketin daha çatışmacı bir hatta ilerlemesi şaşırtıcı olmayacaktır. Yapay zeka karşıtlığının tamamı bugün radikalleşmiş değil. Ancak itirazı dile getiren meşru kanallar daraldıkça radikalleşme ihtimali de büyüyor.

Toplum ve Teknoloji
14 Temmuz 2026
-“Yalnız A değil, Aynı Zamanda B” -Çin’in Yeniden Kullanılabilir Roketleri -Yapay Zeka Karşıtlığı Şekil Değiştiriyor