Yapay Zeka Çağında Dini Bilgi

M. Ebuzer Aktaş yazdı.

İnsanlık tarihi, bilgi üretim ve dağıtım sistemlerini kökten değiştiren az sayıda kırılma noktasına şahittir. Bugün matbaanın icadı veya internetin yaygınlaşmasından çok daha hızlı, kapsamlı ve derinden bir dönüşüm dalgasıyla, büyük dil modelleri (LLM) eliyle şekillenen yapay zeka çağını tecrübe etmekteyiz. Bu algoritmik sistemler, eğitim-öğretim süreçlerinden işveren-işçi dengelerine, psikolojik destek arayışlarından dini rehberlik taleplerine kadar gündelik hayatın her katmanına nüfuz etti, ediyor. Yapay zekanın bu bariz pratik dönüştürücülüğü, aynı zamanda klasik anlamdaki bilgi, gerçeklik ve otorite olgularını kavrayışımızı da ciddi biçimde sarsıyor. Tam da bu eşikte, semavi dinlerin hayatın her alanını kuşatan bu algoritma temelli sistemlerin istihdamına nasıl cevaplar verdiği, felsefi ve hukuki açıdan hangi odak noktalarına yoğunlaştığı hayati önem kazanıyor.

Son aylarda Katolik dünyasının lideri olan papalık makamından, yapay zekanın sosyal etkilerini merkeze alan, bu teknolojinin insan onuru ve emeğini olumsuz etkilerinden arındırılması gerektiğini vurgulayan değerlendirmeler kamuoyunda geniş yankı buldu. Bu sayede dünya kamuoyuna güncel teknolojik gelişmeleri dikkatle takip ettikleri imajı çiziyor olsalar da, katolik otoritelerin mevzubahis yapay zeka teknolojileri hakkında genel değerlendirmelerin ötesine geçerek gerçek bir kritik yaptıklarını söyleyemeyiz. Hiyerarşik ve merkezi bir otoriteye sahip olan Katolik Hristiyan dünyasının aksine, Müslüman mercilerin bu küresel teknolojik devrimi nasıl değerlendirdikleri, ne tür fıkhi refleksler geliştirdikleri, müslümanlar arasında dahi netliğe kavuşmuş değil.

Yapay zeka ve dini bilgi

İslam’da kategorik olarak papalık benzeri tek bir merkezi makamın olmadığı gibi halihazırda ana damar sünni müslümanlar üzerinde etkisi olan merkezi bir otoritenin olmadığını söyleyebiliriz. Bununla birlikte, farklı coğrafyalarda yaşayan Müslüman toplumların itibar ettiği köklü geleneğe sahip alimler, kurumsal dini yapılar ve fıkıh kurulları bulunuyor. Ancak bu makamların yapay zekanın epistemolojik, ahlaki ve hukuki boyutlarını ele alış biçimlerinin henüz yeterince güçlü, sistematik ve proaktif bir düzeyde olmadığını söyleyebiliriz. Bu durumun internet ve sosyal medyanın yaygınlaştığı ilk dönemdeki gibi gecikmiş bir reaksiyonerlik mi doğuracağı, yoksa sahici ve derinlikli bir çerçeveyi mi ortaya çıkaracağını göreceğiz.

Bu yapısal gecikmeyi aşmak ve yapay zeka çağının riskleriyle yüzleşebilmek için, Müslümanların yapay zekayı salt pratik bir verimlilik aracı olarak görmeyi bırakıp, onu İslam fıkhının ve ahlak teorisinin köklü metodolojik süzgeçlerinden geçirmesi icap ediyor. Bu doğrultuda İslam hukuku ve etiği bağlamında yapay zekanın, bir Müslüman şahsiyetin gündelik yaşantısında nasıl pratik edilmesi gerektiğini açıklayan ve İslami ilimlerin bu alandaki metodolojik konumunu netleştirme iddiasında olan yakın dönemde yayınlanmış akademik çalışmalar bulunuyor.

Müslümanların yapay zeka teknolojilerini hayatlarına dahil ederken karşılaştıkları temel fıkhi ve etik ikilemleri anlamlandırmak için, “Toward an Islamic Ethics and Fiqh of Artificial Intelligence” isimli makalede sunulan fıkhi kaideler ve sınıflandırmaları inceleyeceğiz. Bu akademik çalışmanın iddiası, Müslüman toplumların pasif bir tüketici konumundan sıyrılarak teknolojiyi proaktif bir fıkhi duruşla değerlendirebilmesi için gerekli olan metodolojik zemini netleştirmek diyebiliriz. İlgili literatür incelendiğinde, bir Müslümanın yapay zekayı kullanma pratikleri; bireyin günlük yaşantısındaki pratik sınırlar ve İslami ilimler akademisindeki metodolojik rolü olmak üzere iki temel başlık altında analiz edelim.

Bir Müslümanın günlük yaşantısında yapay zeka araçlarıyla kurduğu ilişki, İslam hukukundaki fayda ve zararların dengelenmesini konu edinen Muvâzenât Fıkhı (Jurisprudence of Balancing) bahisleri üzerinden şekillenir. Yapay zeka; kişiselleştirilmiş öğrenme süreçlerinden iş otomasyonlarına, veri analizinden gündelik işlerin kolaylaştırılmasına kadar birçok alanda maslahat (fayda) sağlasa da; veri gizliliğinin ihlali, teknolojik bağımlılık, insan ilişkilerinin mekanikleşmesi ve dezenformasyon gibi ciddi mefsedetleri (zararları) da beraberinde getiriyor. Fıkıhtaki “zararı önlemenin, fayda sağlamaya öncelikli olması” kaidesi uyarınca, Müslümanın yapay zekayı hayatına dahil ederken toptancı bir iyimserlik veya kesin bir reddiye yerine, fayda-zarar dengesini gözetmesi gerekir.

Bu noktada Öncelikler Hukuku (Fıkhu’l-Evleviyyât) bağlamında, yapay zeka kullanımının hayatın ve inancın muhafazası için birer zorunluluk (zarûriyyât) mu yoksa konfor artıran birer kolaylık (tahsîniyyât) mı olduğunu doğru ayırt etmek önem arz eder. En önemlisi de, büyük dil modellerinin ürettiği yanıtların gerçek bir şuur veya bilinçli bir kavrayıştan ziyade, veri tabanlarındaki kelimeler ve kavramlar arasında istatistiksel örüntü eşleştirme yoluyla oluşturulduğunu bilmek gerekir. Böylece yapay zekanın dini ve ahlaki bağlamlardaki kullanım sınırını sağlıklı şekilde belirlenebilir. Çünkü karşısındaki sistemin ahlaki bir fail olmadığını bilen Müslüman, algoritmaların çıktılarını mutlak bir hakikat yahut bir hakikat arayışından neşet eden bir sonuç olarak kabul etme yanılgısına düşmekten kurtulur.

Meseleyi İslami ilimler eğitiminin ve bilgi üretiminin yapay zeka marifetiyle yapılması bağlamında ele aldığımızda ise, yapay zekanın işlevsel sınırlarını net kurallarla çizmek icap eder. İlgili makalede de işaret edildiği üzere, yapay zekanın bu alanda en etkili biçimde değerlendirilebileceği zemin, bir araştırma ve tarama yardımı (naqil ve ta’lim) olarak konumlandırılması diyebiliriz. Yapay zeka sistemleri, İslam hukuku literatürünün son derece geniş olan veri tabanlarında araştırmacıların gözden kaçırabileceği ilgili örnekleri, metinleri ve fıkhi hükümleri hızlı bir şekilde tarayıp tespit etme noktasında önemli bir işlev üstlenebilir.

Ancak bu araçları ilmi düzeyde kullanırken yapısal bir riskin de farkında olmak gerekir. Çünkü yaygın olarak kullanılan büyük dil modellerinin veri tabanları ağırlıklı olarak Batı merkezli, seküler veri setiyle eğitiliyor. Bu durum, yapay zekanın İslam’a dair ürettiği içeriklerde nesnellikten uzaklaşarak şiddet, radikalizm ve benzeri oryantalist kalıpları veya önyargıları öne çıkarmasına, İslam hukukunun metodolojisini olduğundan farklı sunmasına neden oluyor.

Bu ilmi kullanımın fıkhi ve etik sınırlarını belirlemek adına makale, İslam hukukunun genel amaçlarının (makâsıd el-şerî’a) ve temel hukuki ilkelerin bütüncül olarak değerlendirilmesi gerektiği belirtiyor. Bir yapay zeka uygulamasının meşruiyeti ölçülürken; öncelikle dinin korunması (hifz el-din) ilkesine sadık kalınmalı, teknolojinin toplumsal yansımalarını anlamak adına mevcut gerçeklik dikkate alınmalı (Fıkhu’l-Vâki’), uzun vadeli doğuracağı sonuçlar hesap edilmeli (İ’tibâru’l-Meâllât) ve nihayetinde öncelikler fıkhının (Fıkhu’l-Evleviyyât) oluşturulması esas alınmalıdır.

Bu fıkhi koşulların süzgecinden geçerek ortaya çıkan yapay zeka kullanım izni ise muvâzenât analizine dayalı olarak belirli ilkelere bağlanıyor. Bu ilkelerin başında bağımsız fetva üretiminin kesin bir dille yasaklanması geliyor. Yapay zekanın, bilgi üretim sürecinde yalnızca alimler için bir araştırma yardımı olarak kullanılmasına izin veriliyorken, eğitim uygulamalarında ise sistemin bir insan olmadığına ve hukuki-dini bir hüküm veremeyeceğine dair açık sınırlamalar ve uyarılar getirilmesi şart koşuluyor. Son olarak ise, İslami kurumların bu teknolojileri kurumsal bir denetim mekanizmasına tabi tutması, algoritmaların işleyişinde şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerini gözetmesi zorunlu kılıyor.

Fonksiyonel açıdan bakıldığında alim ve yapay zeka modeli, fetva (iftaʾ) mekanizması açısından tamamen ayrışıyor: Akıl sahibi alim bir niyet (niyyah) oluşturur, ulaştığı hükmün mantıksal gerekçelendirme silsilesini açıkça dile getirebilir, bunun arkasında durabilir ve bunun kişisel hukuki sorumluluğunu (personal liability) üstlenir. Buna karşılık yapay zeka modeli, çıktısını arkasındaki temel mantığı açıklayabilecek veya onun sorumluluğunu üstlenebilecek hiçbir hesap verebilir yazar barındırmayan, istatistiksel süreçler vasıtasıyla üretir. Dolayısıyla İslam hukukundaki fıkhi içtihat (ijtihad) kavramının önceden varsaydığı ve şart koştuğu şey, zihnin neyden yapıldığına dair teknik bir teoriden ziyade, tam olarak bu sorumluluk sahibi ve hesap verebilirlik (accountability) vasfıdır.

Yapay zeka ve büyük dil modellerinin hayatın merkezine yerleştiği günümüzde, Müslümanların teknolojik gelişmelere verdikleri yanıtların niteliği ve zamanlaması hayati bir muhasebeyi gerekli kılıyor. Ancak teknolojik ve dijital dönüşümlere fıkhi cevaplar üretmek noktasında geçmişte yavaş kalındığını görüyoruz. İncelediğimiz makale bu durumu sosyal medya ve internetin yeni yaygınlaştığı zamanlar üzerinden açıklıyor. Toplumun ve İslami ilimler dünyasının sosyal medyaya karşı geliştirdiği ahlaki refleks gecikmeli ve reaksiyoner şekilde ilerliyor.

Bugün de yapay zeka fıkhı alanındaki çalışmalar henüz gelişim aşamasında. Yapay zekanın doğurduğu birçok epistemolojik ve etik mesele, hala disiplinler arası içtihat gerektiren açık sorular olarak önümüzde duruyor. Dolayısıyla tam anlamıyla sahici, kurumsallaşmış ve proaktif cevaplar üretme sürecinin başında bulunuyoruz. Ancak fıkhi mekanizmalar işletilmezse geçmişteki gecikme hatasını tekrarlama riskiyle karşı karşıya kalırız.

Bu makalenin, yapay zekanın fıkhi temeller bağlamında nereye denk düştüğünü açıkladığını gördük. Ancak bu zeminden yola çıkarak, alimlerin yapay zekanın pratik kullanımlarına daha çok cevap üretmesi gerekiyor. Bunun görünür hale gelmesi ve yaygınlaşması ise ancak meşru ve meşhur dini otoritelerin eliyle mümkün.

Toplum ve Teknoloji
11 Temmuz 2026
M. Ebuzer Aktaş