Görünmeyen İş Gücü Nasıl Eriyor?
Amazon’un kısa süre önce Mechanical Turk platformuna yeni müşteri kabul etmeyeceğini açıklaması yapay zeka ve otomasyon iş gücünün geldiği noktanın tespiti için önemli bir gelişme olarak okunabilir. Bu gelişme yapay zeka ekonomisinin son yirmi yılda geçirdiği dönüşümü anlamak açısından da sembolik bir anlam taşıyor. Çünkü Mechanical Turk, yapay zekanın henüz kendi başına gerçekleştiremediği görevlerin milyonlarca insan tarafından küçük ücretler karşılığında yerine getirildiği önemli dijital iş platformlarından biriydi. Platformun geri plana çekilmeye başlaması, yapay zekanın insan emeğine olan ihtiyacının tamamen ortadan kalktığını göstermese de bu ihtiyacın biçim değiştirdiğine ve dijital iş piyasasının yeni bir evreye geçtiğine işaret ediyor.

Mechanical Turk’un hikayesi geç dönem yapay zekanın hikayesine paralel okunabilir. Amazon tarafından 2005 yılında kurulan platform, bilgisayarların yerine getirmekte zorlandığı küçük görevleri dünyanın farklı yerlerindeki insanlara dağıtıyordu. Bir fotoğraftaki nesnelerin işaretlenmesi, kısa metinlerin sınıflandırılması, ses kayıtlarının yazıya dökülmesi ya da görsellerin etiketlenmesi gibi işler birkaç saniyelik görevler halinde binlerce kişiye ulaştırılıyor ve karşılığında çok düşük ücretler ödeniyordu. Bu nedenle Mechanical Turk bir serbest çalışma platformu olmanın ötesine geçip makine öğrenmesi sistemlerinin beslendiği önemli veri kaynaklarından biri haline geldi. Hal böyle olunca makine ve kişi emeği arasındaki fark da puslanmaya başladı.
Platformun ismi de bir yandan dikkat çekici. “Mechanical Turk” on sekizinci yüzyılda satranç oynadığı iddia edilen ünlü otomatın adını taşımakta. Dışarıdan bakıldığında kendi kendine çalışan bir makine izlenimi veren bu düzenekte aslında gizlenmiş bir insan satranç ustası bulunuyor. Amazon’un bu ismi seçmesi de tesadüf değil tabi ki. Amazonun platformu da benzer şekilde dışarıdan otomatik görünen süreçlerin arkasında görünmeyen insan emeğini barındırıyor. Yapay zeka sistemlerinin akıllı görünmesini sağlayan birçok süreçte, aslında binlerce insanın küçük katkıları yer alıyor.
Son yıllarda yapay zeka üzerine çalışan araştırmacılar da bu görünmeyen emeğe giderek daha fazla dikkat çekmeye başladı. Mary L. Gray ve Siddharth Suri, Ghost Work adlı çalışmalarında dijital ekonominin önemli bir bölümünün görünmeyen insan emeği üzerine kurulduğunu savunuyorlar. Onlara göre otomasyon söylemi çoğu zaman teknolojinin tamamen kendi başına işlediği izlenimini üretirken, gerçekte sistemlerin arkasında milyonlarca insanın kararları, düzeltmeleri ve değerlendirmeleri bulunmaktadır.Benzer şekilde literatürdeki diğer tutumlar da yapay zekanın yalnızca algoritmalardan ibaret olmadığını veri merkezlerinden madenlere, enerji tüketiminden insan emeğine kadar uzanan geniş bir maddi altyapı üzerine inşa edildiğini gösteriyor. Bu perspektiften bakıldığında Mechanical Turk, yapay zekanın görünmeyen altyapılarından biri olarak değerlendirilebilir.
Bu değişim yalnızca Amazon’a özgü de değil. Uzun yıllar boyunca veri etiketleme alanında faaliyet gösteren birçok şirket son dönemde iş modellerini yeniden şekillendirmeye başladı. Klasik veri etiketleme hizmetleri yerine model değerlendirme, güvenlik testleri, uzman doğrulaması ve insan geri bildirimi gibi alanlara yatırım yapılıyor. Bu tablo, yapay zekanın insan emeğini tamamen ortadan kaldırmasından ziyade emeğin daha uzmanlaşmış alanlara kaydığını gösteriyor.
Yapay zekanın ilk yıllarında temel mesele bilgisayarların yapamadığı işleri insanlara yaptırmaktı. Bugün ise mesele giderek insanların yapay zeka sistemlerini denetlemesi, değerlendirmesi ve yönlendirmesi haline geliyor. Özellikle gelişmiş modellerin güvenlik testleri, muhakeme değerlendirmeleri ve alan uzmanlığı gerektiren görevler, klasik veri etiketlemeden çok daha farklı beceriler talep ediyor. Dolayısıyla dijital emek tamamen ortadan kalkmıyor ancak bilgi düzeyi daha yüksek ve daha uzmanlaşmış bir yapıya dönüşüyor.
Mechanical Turk’un hikayesi yapay zekanın gelişim sürecinde insan emeğinin nasıl görünmezleştiğini ve bugün nasıl yeniden tanımlandığını gösteren önemli bir örnektir. Yakın gelecekte yapay zeka sistemlerinin daha fazla görevi otomatikleştirmesi bekleniyor ancak bunun nasıl bir taviz uğruna olacağı şimdilik meçhul. Yine de insan emeği tamamen ortadan kalkmayacak gibi görünüyor. Asıl değişim insanların hangi görevleri üstleneceğinde yaşanacak. Veri etiketleyen kalabalık iş gücünün yerini, modelleri değerlendiren, güvenliklerini test eden ve ürettikleri sonuçları denetleyen daha uzman profiller almaya başlayabilir.
Amazon’un Mechanical Turk kararı bu açıdan bir sonu değil, yeni bir dönemin başlangıcını temsil ediyor. Yapay zeka ekonomisinin ilk evresi büyük ölçüde görünmeyen dijital emek üzerine kurulmuştu. Şimdi ise sektör, aynı insan katkısını daha farklı beceriler ve daha farklı roller üzerinden yeniden tanımlıyor. Önümüzdeki yıllarda tartışılacak temel mesele, insan emeğinin yapay zeka tarafından tamamen ikame edilip edilmeyeceği değil de bu yeni teknolojik düzende hangi bilgi ve becerilerin ekonomik değer üretmeye devam edeceği olacaktır diyebiliriz.
Teknoloji Çalışanları Neden ABD’den Uzaklaşıyor?
Geçtiğimiz günlerde Anthropic’in geliştirdiği Claude yapay zeka modelinin son sürümlerine şirket bünyesinde çalışan bazı yabancı ülke vatandaşlarının dahi erişimin sınırlandırıldığı iddiası teknoloji dünyası gündeminde genişçe yer buldu. Bu karar Amerika’nın ulusal güvenlik ve hassas yapay zeka teknolojilerinin korunması gerekçesiyle açıklansa da aslında çok daha geniş çaplı bir dönüşümün parçası olarak okunmalı. Özellikle son yıllarda özellikle Donald Trump başkanlığında MAGA hareketini yansıtan Amerikan siyasetinde yabancılara ve göçmenlere yönelik yaklaşım köklü biçimde değişiyor. Bu değişim düzensiz göçü engellemekle sınırlı kalmayıp birçoğu akademisyen ve teknoloji çalışanı olan yüksek nitelikli göçmenleri de fazlasıyla etkiliyor.
Her geçen gün artan vize sıkıntılarının temeline baktığımızda da sorunun yalnızca H-1B çalışma vizelerinin maliyeti ya da hukuki prosedürleri olmadığı karşımıza çıkıyor. Asıl mesele Amerika’nın öngörülebilir bir ülke olma niteliğini kaybetmeye başlaması. Federal mahkemenin Trump yönetiminin yeni H-1B vizelerine getirdiği 100 bin dolarlık ek ücreti iptal etmiş olması bile teknoloji çalışanlarının kaygılarını gidermeye şimdilik yetmiyor. Çünkü yabancı profesyoneller açısından esas sorun kuralların her yönetim değişikliğinde veya siyasi atmosferde tutarlı olmayacağına dair oluşan algı diyebiliriz.
Teknoloji sektörü açısından bakıldığında belirsizlik, çoğu zaman yüksek maliyetten daha caydırıcı. Uzun yıllar eğitim almış bir yapay zeka uzmanı veya yazılım mühendisi takdir edilir ki sadece maaşını dikkate almıyor. Ayrıca ailesinin geleceğini, oturma iznini ve kariyer planını da hesaba katıyor. Bu nedenle birçok nitelikli çalışan artık Amerika yerine Kanada, Birleşik Krallık veya Birleşik Arap Emirlikleri gibi daha istikrarlı göç politikaları teklif eden ülkeleri değerlendirmeye başladı. Bu ülkeler daha kolay vize vermelerinin yanında, uzun vadeli hukuki güvence ve öngörülebilirlik vadediyor.
Bu eğilim büyük teknoloji şirketlerine sıçramış durumda. Microsoft’un çalışanlarını geçici olarak Kanada’nın Vancouver kentine taşıyarak daha sonra farklı vize kategorileriyle yeniden ABD’ye getirmeyi hedefleyen uygulamaları veya Amerikan teknoloji devlerinin Hindistan’daki istihdamlarını hızla artırmaları bunun somut örnekleri arasında yer alıyor. Özellikle son yıllarda yalnızca Hindistan’da on binlerce yeni teknoloji pozisyonunun açılması yüksek vasıflı işlerin giderek daha fazla Amerika dışına kaydırıldığını gösteriyor.
Aslında bu gelişme Amerika’nın onlarca yıldır sahip olduğu en büyük stratejik avantajı giderek zayıflatacak gibi görünüyor. ABD’nin küresel teknoloji liderliği Silikon Vadisi’nden ya da dev sermaye birikimindeki avantajından ziyade dünyanın en başarılı öğrencileri, araştırmacıları ve girişimcilerinin Amerikan üniversitelerine geliyor olmasından ve eğitimlerini tamamladıktan sonra Amerika’da şirket kuruyor, patent geliştiriyor ve yeni teknolojilere öncülük ediyor olmasından geliyordu. Bilim alanındaki Nobel ödüllerinden patent başvurularına kadar pek çok istatistik, göçmenlerin Amerikan inovasyon sistemindeki belirleyici rolünü açık biçimde ortaya koyuyor.
Bugün ise tablo değişiyor. Yapay zeka, kuantum teknolojileri ve yarı iletkenler gibi stratejik sektörlerde güvenlik kaygıları giderek ağır basarken, bu yaklaşımın istenmeyen bir yan etkisi ortaya çıkıyor: Amerika yalnızca teknolojiyi değil, onu geliştirecek insan kaynağını da kaybetmeye başlıyor. Kısa vadede ulusal güvenliği artırmayı hedefleyen politikalar, orta ve uzun vadede küresel yetenek havuzunun farklı merkezlere yönelmesine neden olabilir. Eğer Amerika “gel, eğitim al ama burada kalacağına güvenme” mesajını vermeye devam ederse, gelecek nesil teknoloji şirketlerinin ve bilimsel atılımların adresi Silikon Vadisi değil, Toronto, Londra, Abu Dabi ya da Bangalore olabilir.
Değişen Teknolojiler, Değişen Öncelikler
Hollanda Savunma Bakanlığı Amsterdam merkezli Intelic ile üç yıllık ve on milyonlarca euroluk bir ortaklık kurdu. Otonom sistemler ve askeri dron yazılımları üzerine çalışan Intelic’in NEXUS adlı platformu, farklı üreticilerin dron ve insansız kara sistemlerini tek bir komuta kontrol katmanında bir araya getirmeyi amaçlıyor. Böylece hedef farklı sistemleri aynı operasyonel ortamda birlikte çalıştırabilmek. Hollanda bu yatırımla dron tedarikinde yazılımı dronun kendisine mukaddem hale getiriyor.
Bu hamle de Hollanda’yı “software-first” (önce yazılım) savunma yaklaşımının ilk somut örneklerinden biri haline getiriyor. Ancak dönüşümü yalnızca Hollanda ile başlatmak doğru olmaz. Almanya Savunma Bakanlığı bağlantılı 2023 tarihli “Software Defined Defence” pozisyon belgesi yazılımı önümüzdeki dönem savunma planlamaları için merkezi bir ilke olarak tanımlıyordu. Belgeye göre askeri kapasiteyi tank, uçak, gemi ya da drone gibi platformlarla güçlendirmek yeterli değil. Bu platformların üzerindeki yazılımlar sayesinde daha hızlı güncellenebilir, yeni ihtiyaçlara daha kolay uyum sağlayabilir ve birbirleriyle daha iyi çalışabilir olması gerekmekte. Dolayısıyla bu fikir ilk kez Hollanda tarafından ortaya atılmış değil. Ancak bu fikri uzun vadeli bir yatırımla somutlaştırması Hollanda’yı ilklerden biri kılıyor.
Yazılım öncelikli yaklaşım diye çevrilebilecek “software-first” yaklaşımı savunma teknolojilerinde satın alma ve geliştirme sırasının değişmesi anlamına geliyor. Klasik modelde önce platform seçilir. Dron, tank, uçak ya da sensör alınır. Sonra bu sistemlerin birbirine nasıl bağlanacağı çözülmeye çalışılır. Yeni yaklaşımda ise önce ortak yazılım katmanı, veri mimarisi ve komuta kontrol sistemi kurulur. Donanım bu mimarinin üzerine eklenir. Böylece yeni bir sistem en baştan ayrı bir ada gibi değil ortak ağın parçası olarak düşünülür.
Bu yaklaşımın son dönemde öne çıkmasının nedeni savaşın kendisinin hızlanması. Elektronik harp, karşı dron sistemleri, otonom araçlar, yapay zeka destekli hedefleme ve gerçek zamanlı veri akışı geleneksel tedarik döngülerini zorlamaya başladı. Bir platformun yıllar içinde modernize edilmesi artık çoğu zaman yeterli değil. Sistemlerin haftalar hatta günler içinde güncellenebilmesi gerekiyor.
Ukrayna bu dönüşümün en görünür laboratuvarı oldu. Savaş alanında binlerce dron kullanılıyor ve bu sistemler sürekli değişen elektronik harp koşullarına uyum sağlamak zorunda kalıyor. Ukraynalı üreticiler ay içinde çok sayıda küçük değişiklik yapmak zorunda kaldıklarını belirtiyor. Bu durum hızlı deneme, hızlı üretim ve hızlı yazılım güncellemesini askeri üstünlüğün parçası haline getiriyor. Ukrayna artık dron kullanımı, entegrasyon ve savaş alanı adaptasyonu konusunda başta NATO üyeleri olmak üzere tüm dünya için önemli bir öğrenme sahası mesabesinde değerlendiriliyor. Nitekim Hollanda Savunma Bakanı da söz konusu ortaklık için ilhamı Ukrayna tecrübesinden aldıklarını açıkça söylüyor.
Fakat “software-first” savunma modeli kendi risklerini de getiriyor. Ortak yazılım katmanı birlikte çalışabilirliği artırabilir fakat bu katman kapalı bir mimariye dönüşürse devletleri tek bir tedarikçiye bağımlı hale getirebilir. Savunma teknolojisinde bağımlılık artık sadece motor çip ya da mühimmatla ilgili değil. Komuta kontrol yazılımı, veri altyapısı ve güncelleme süreçleri de stratejik bağımlılık yaratabilir. Bu nedenle devletler için, bilhassa Avrupa için asıl mesele yalnızca daha fazla dron üretmek değil. Bu dronların çalışacağı güvenilir ve egemen yazılım ekosistemini kurabilmek. Bu bağlamda Hollanda’nın bu anlaşmayı Amsterdam merkezli bir şirketle yapmayı tercih etmesini bu arayışın bir tezahürü olarak değerlendirmek mümkün.
Bir diğer risk ise siber güvenlik. Daha fazla yazılım daha fazla bağlantı ve daha fazla güncelleme daha geniş bir saldırı yüzeyi anlamına geliyor. Dron filoları, sensör ağları ve komuta kontrol sistemleri aynı yazılım katmanına bağlandıkça bu katmanın güvenliği savaş alanı güvenliğinin doğrudan parçası haline geliyor. “Software-first” modeli hızlı güncelleme avantajı sağlıyor fakat aynı zamanda dış müdahale risklerini büyütüyor.
Meselenin sivil yönü de konuşmaya değer. Bugün kullandığımız pek çok teknoloji önce savaş alanında geliştirilen sonra sivil kullanıma taşınmış durumda. Dronları farklı görevlerde birlikte çalıştıran yazılımlar ileride afet bölgelerinde arama kurtarma ekiplerini yönlendirmek, enerji hatlarını denetlemek, limanlarda veya depolarda otonom araçları yönetmek için de kullanılabilir. Yani savunmada başlayan “software-first” yaklaşımı zamanla daha geniş bir robotik ve otomasyon altyapısının parçası haline gelebilir.
Bu senaryonun daha gri bir tarafı da var. Aynı yazılım mantığı şehir güvenliği, sınır kontrolü ve geniş ölçekli gözetim sistemlerinde de kullanılabilir. Bu yüzden software-first yaklaşımının sivilleşmesi yalnızca verimlilik hikayesi olarak okunduğunda eksik kalabilir. Aynı zamanda kimin hangi veriye eriştiği, sistemlerin nasıl denetlendiği ve askeri kökenli teknolojilerin gündelik hayata ne kadar taşınacağı gibi soruları da beraberinde getiriyor.
Dolayısıyla savunma teknolojilerinde önceliklerin değiştiğini gösteren Hollanda’nın Intelic ortaklığı bu yüzden tek başına bir savunma teknolojisi haberi olmanın ötesinde bir öneme sahip. Dün soru hangi platformun alınacağıydı. Artık soru işaretleri hangi yazılım mimarisinin bu platformları orkestre edeceğine matuf. Bu sorunun askeri olduğu kadar sivil alanlardaki yansımaları da incelenmeye değer.
