Değişen Demografi ve Teknolojik Adaptasyon
Toplumların yeni teknolojilerle etkileşimi bu bültenin temel odak noktalarından biri. Avrupa’nın bu yaz karşı karşıya olduğu aşırı sıcaklar nedeniyle yaşlılara yönelik tedbirler de bu konuya dair yeni bir uygulama alanı olarak örneklendirilebilir. Bilindiği üzere Haziran 2026’daki sıcak hava dalgasında Fransa halk sağlığı kurumu 1000’den fazla ölüm bildirdi. Yetkililer can kaybının özellikle yaşlı nüfusta yoğunlaştığını ve nihai tablonun daha da ağırlaşabileceğini söyledi. Ayrıca 1980’den 2023’e kadar Avrupa’da hava ve iklim kaynaklı afet ölümlerinin büyük bölümünün sıcak hava dalgalarıyla ilişkili olması, istisnai bir durumla karşı karşıya olunmadığını da gösteriyor.
Elbette aşırı sıcaklıkların sebep olduğu krizin en çok etkilediği grupların başında ileri yaşta vücudun ısıyı dengeleme kapasitesinin zayıflamasından ötürü yaşlılar geliyor. Tansiyon, kalp ritmi, sıvı kaybı, kronik hastalıklar ve düzenli ilaç kullanımı sıcak havalarda riski artırıyor. Yalnız yaşayan, evden çıkmakta zorlanan ya da yakınlarıyla düzenli temas kuramayan yaşlılar için sıcak dalgası fark edilmeden büyüyen bir tehlikeye dönüşebiliyor.
Reuters’ın aktardığı haber bu nedenle dikkat çekici. Roma Belediyesi AB’nin pandemi sonrası fonlarıyla başlattığı 400 milyon avroluk yaşlı destek programı kapsamında yaklaşık 700 kişiye akıllı bileklik sağlıyor. Saat gibi takılan cihaz kullanıcının düşüp düşmediğini, kalp ritmini, uyku düzenini ve hareketlerini izleyebiliyor. Acil durumda yardım çağrısı yapılmasına da imkan tanıyor. Fakat bu sistemin asıl gücü sensörlerden çok, sensörlerin bağlandığı bakım ağında ortaya çıkıyor. Sosyal hizmet ekipleri verileri uzaktan takip ediyor. Yaşlılarla düzenli konuşuyor, ilaçlarını alıp almadıklarını, sıcakla baş edip edemediklerini soruyor ve gerektiğinde yakınlarını devreye sokuyor.
Bu örnek yaşlı bakımında teknolojinin insan temasını ortadan kaldırmak yerine onu doğru zamanda doğru yere yönlendirebileceğini gösteriyor. Akıllı bileklik bir gözetim aracı olmak zorunda değil. Doğru tasarlandığında mahremiyeti koruyarak düşme, ritim bozukluğu, hareketsizlik veya yardım çağrısı gibi kritik sinyalleri değerlendiren bir erken uyarı sistemine dönüşebiliyor. Böylece yaşlıların bağımsızlığı korunurken güvenliği artıyor.
Yaşlılığın sosyal biçimi de değişmesiyle bu ihtiyaç da giderek büyüyor. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Avrupa’da da nüfus yaşlanıyor. Eurostat’a göre AB nüfusunun %22’si 65 yaş ve üzerinde. Yaşlanmayla eşzamanlı olarak tek kişilik yaşam daha yaygın hale geliyor. 2025 verilerine göre AB’de 65 yaş ve üzerindekilerin %32,2’si tek yetişkinli hanelerde yaşıyor. 2016’dan 2025’e 64 yaş üstü tek yetişkin sayısı %22,1 arttı. Bu tablo yaşlılığın giderek daha fazla evde, bağımsız ama yalnız yaşandığı yeni bir sosyal gerçekliğe işaret ediyor.
Dünya Sağlık Örgütü de yalnızlık ve sosyal izolasyonu önemli bir halk sağlığı başlığı olarak ele alıyor. Küresel ölçekte her 6 kişiden biri yalnızlık yaşıyor. Yaşlılar arasında yaklaşık her 10 kişiden biri yalnızlık, her 4 kişiden biri sosyal izolasyon deneyimliyor. Bu nedenle artık ortalama olarak geçmişe oranla daha uzun yaşamın hangi sosyal bağlar, hangi bakım ağları ve hangi güvenlik sistemleri içinde sürdürüleceği giderek daha kritik hale geliyor.
Roma’daki akıllı bileklik örneği bu açıdan küçük ama anlamlı bir örnek olabilir. Sıcak dalgaları daha sık ve daha ölümcül hale gelirken, yaşlı nüfus hem artıyor hem de daha fazla yalnız yaşıyor. Bu yeni toplumsal gerçeklikte teknolojik yöntemler önemli bir rol oynayabilir. Güncel şartlara adapte edilmiş teknoloji ancak kamu politikası, sosyal hizmet ve aile desteğiyle birleştiğinde yaşlıların evlerinde daha güvenli ve daha bağımsız yaşamasına katkı sağlayabilir. Dolayısıyla geleceğin dünyasında yaşlı bakımının hastane, bakım evi ve ev içi destek hizmetleri eliyle görülmesi kadar teknolojinin refakat ettiği yalnız yaşamın da bir yaşam biçimi olarak öne çıkması mümkün.
Yapay Zeka Bizi Kendiliğinden Kurtarabilir mi?
Daron Acemoğlu geçtiğimiz günlerde Koç Üniversitesi mezuniyet konuşmasında teknolojinin teknik kapasitesinin hangi toplumsal düzen içinde geliştiğine dair yapay zeka merkezli bir konuşma yaptı. Acemoğlu’na göre yapay zekanın bugünkü gidişatı insanlığı kendiliğinden daha adil, daha özgür ve daha müreffeh bir geleceğe taşımayacak. Piyasa da bu yönelimi kendi başına düzeltemeyecek. Çünkü mesele bu yeni teknolojinin hangi kurumlar, hangi şirketler, hangi teşvikler ve hangi güç ilişkileri içinde şekillendiği meselesi.
Acemoğlu konuşmasında bugünün dünyasını aynı anda sarsan iki büyük dalgaya dikkat çekti. Bunlardan biri demokrasinin gerilemesi, diğeri de yapay zekanın yükselişi. İlk bakışta bu iki başlık birbirinden ayrı görünebilir. Demokrasi krizi daha çok kutuplaşma, popülizm, kurumlara güvensizlik ve temsil yorgunluğu üzerinden tartışılırken yapay zeka otomasyon, üretkenlik, veri, güvenlik ve iş gücü etkileriyle gündeme geliyor. Fakat Acemoğlu’nun asıl vurgusu bu iki meselenin birbirinden kopuk olmadığı yönünde. Demokratik kurumların zayıfladığı bir dönemde gelişen yapay zeka yeni bir teknolojiden ibaret değil. Gücün daha dar bir çevrede toplanmasını, karar süreçlerinin toplumdan uzaklaşmasını ve ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesini kolaylaştırabiliyor.
Bugünkü yapay zeka düzeninin otomasyon ve merkezileştirme odaklı iki temel eğilim etrafında geliştiği söylenebilir. Otomasyon insan emeğinin giderek daha fazla görevden çekilmesi anlamına geliyorken merkezileştirme ise yapay zekayı mümkün kılan veri, sermaye, çip, bulut altyapısı, araştırmacı emeği ve dağıtım kanallarının az sayıda şirketin elinde toplanması anlamında geliyor. Peki bu iki eğilim birbirini nasıl besliyor? Büyük teknoloji şirketleri daha fazla veriye, daha fazla kullanıcıya ve daha fazla hesaplama gücüne sahip oldukça daha güçlü sistemler geliştiriyor. Daha güçlü sistemler geliştirdikçe de daha fazla alanı kendilerine bağımlı hale getiriyor.
Bu nedenle Acemoğlu’nun büyük teknoloji şirketlerine dair uyarısı piyasa değeri meselesiyle kısıtlı değil. Bugünün teknoloji devleri sadece çok kazanan şirketler değil. Dijital reklam ekosistemini, sosyal medya görünürlüğünü, bulut altyapısını, yapay zeka modellerini, veri akışlarını, işletim sistemlerini ve araştırma gündemini aynı anda etkileyebilen kurumlar. Dolayısıyla bütün teknolojik geleceği ellerinde tutuyorlar.
Acemoğlu’nun 1980 sonrası Amerika’ya yaptığı gönderme bu yüzden dikkat çekici. Bu dönemde eşitsizliği artıran tek unsur otomasyon değildi. Küreselleşme, sendikaların zayıflaması, finansallaşma, vergi politikaları ve eğitim farkları da bu tablonun parçasıydı. Fakat otomasyonun özellikle üniversite mezunu olmayan işçiler ve sanayi bölgeleri üzerindeki etkisi, yalnızca ekonomik değil toplumsal sonuçlar da doğurdu. İş kaybı çoğu zaman yerel toplulukların çözülmesi, aile yapılarının sarsılması, bağımlılıkların artması, ruhsal sağlık sorunları ve siyasal öfke gibi yan etkiler gösterdi. Bu nedenle yapay zeka tartışmasını kaç işin kaybolacağı sorusuna indirgemek eksik kalıyor. Daha temel soru, teknolojinin hangi toplumsal kesimleri güçlendirdiği ve hangi kesimleri daha kırılgan hale getirdiği sorusu olacak.
Piyasa bu gidişatı neden kendiliğinden düzeltemez? Acemoğlu burada hem ideolojik hem de ekonomik nedenlere işaret ediyor. İdeolojik tarafı yapay zeka alanında uzun süredir var olan insan zekasını makineyle aynı çizgide düşünme eğilimi oluşturuyor. Alan Turing’in mirası çoğu zaman “makine insan gibi düşünebilir mi?” sorusu etrafında yorumlandı. Turing’in kendi yaklaşımı bundan daha incelikli olsa da bugünün teknoloji kültüründe bu miras sıklıkla insan ile makineyi aynı yarış çizgisine yerleştiren bir inanca dönüştü. Böyle bir bakışta yapay zekanın başarısı insanı tamamlamasıyla değil insanın yerine geçmesiyle ölçülüyor.
Yapay zeka bilimsel keşifleri hızlandırabilir, sağlık hizmetlerini iyileştirebilir, eğitimi destekleyebilir, tehlikeli işleri azaltabilir ve insanların karmaşık problemlerle baş etmesine yardımcı olabilir. Fakat bu imkanlar kendiliğinden adil sonuçlara dönüşmez. Teknolojik kapasite ile toplumsal fayda arasında otomatik bir bağ yoktur. Fayda bu kapasitenin nasıl kullanıldığı ile ilgilidir.
Fakat burada eleştirel bir kayıt düşmek gerekiyor. “İnsan merkezli yapay zeka” ifadesi kolayca iyi niyetli ama etkisiz bir slogana dönüşebiliyor. Bugün neredeyse her şirket kendi ürününü insanı güçlendiren bir araç olarak tanıtıyor. Her devlet kendi düzenlemesini kamu yararı adına savunuyor. Acemoğlu’nun vurguları da bu açıdan bakınca sanki mevcut sloganların bir yenisi olarak görülmeye müsait.
Öte yandan bilim ve demokrasiyi mevcut kriz için yardıma çağıran söyleminin ilk etapta kulağa hoş gelse de bilimin ve demokratik süreçlerin belirlenmesi yine pek çok soruyu beraberinde getirmesi kamuya mâl olan insan merkezli niyetli söylemleri tartmak için önemli bir vesile olabilir. Bilimsel olanın mutlak kabulüne dayanan rasyonel tercihler sanki içinde bulunduğumuz yapay zeka trambolininde etkisiz öncüllermiş ve bugün müstakil değerler olarak yardım çağrımıza yetişeceklermiş gibi düşünmek aynı hikayeyi başa sarmaktan öteye geçmeyebilir.
Dolayısıyla yapay zekaya dair yerleşik inançların eleştirisi, yerleşik eleştirilere olan inançların eleştirisinden başlamalıdır tezi Acemoğlu’nun konuşmasında kendisini belirgin hale getiren önemli bir görev olarak duruyor. Bilim ve demokrasi temelli çözümlerin, bilim ve demokrasi merkezli paradigmaların sonunda beliren krizlere karşı olması da bu gerilimin dikkat çeken bir veçhesi.
Ambargolar Kodun Önüne Geçebilir Mi?
Amerika Birleşik Devletleri son yıllarda yapay zekayı teknolojik rekabetin ötesinde, ulusal güvenliğin de temel unsurlarından biri olarak görüyor. Özellikle en gelişmiş büyük dil modellerinin Çin tarafından kullanılmasını ve bu modellerden yararlanarak Çin’in kendi sistemlerini geliştirmesinin önüne geçmek amacıyla ihracat kontrolleri, erişim kısıtlamaları ve kimlik doğrulama uygulamalarını giderek sıkılaştırıyor. Ancak farklı haber ve raporlarda Çin tarafından bu sınırlamaların çeşitli yöntemlerle aşıldığını okuyoruz.
WIRED’ın yayımladığı kapsamlı bir araştırmaya göre, Anthropic’in Claude modeli Çin’de resmi kullanıma kapalı olmasına rağmen binlerce kullanıcı farklı yöntemlerle bu engelleri aşmaya devam ediyor. VPN ve proxy ağlarından Telegram üzerinden satılan doğrulanmış hesaplara, API erişimini yeniden dağıtan “transfer istasyonlarından” sahte kimlik doğrulama hizmetlerine kadar uzanan geniş bir yeraltı ağı oluşmuş durumda. Şirket erişimi engelledikçe yeni yöntemler geliştirilmeye devam ediyor.
Dikkat çekici olan ise bu çabaların bireysel meraktan kaynaklanmayışı. Haberde yer alan akademisyen ve sektör temsilcilerine göre Çinli yazılım geliştiricileri ve araştırmacılar, özellikle kod üretimi gibi alanlarda Claude ve benzeri Amerikan modellerini yerli alternatiflerden daha başarılı buluyor. DeepSeek gibi açık kaynak modeller son dönemde önemli ilerlemeler kaydetmiş olsa da, birçok uzman kapalı Amerikan modellerinin belirli alanlarda hala birkaç adım önde olduğunu düşünüyor. Bu durum Çin’in kendi yapay zeka ekosistemini hızla geliştirirken bile Amerikan teknolojisinden öğrenmeye ve onu farklı yollarla kullanmaya devam ettiğini gösteriyor.
Aslında bu tablo, teknoloji ambargolarının tarihsel sınırlarını da gözler önüne seriyor. Bilgiye dayalı teknolojiler, yaptırım uygulanan fiziksel ürünlere kıyasla çok daha kolay dolaşıma girebiliyor. Yazılım, API erişimi ve model çıktıları; sınır ötesi ağlar, aracılar ve dijital platformlar sayesinde farklı ülkelere hızla ulaşabiliyor. ABD’nin fiziksel olarak kontrol altında tutamadığı bu alanda teknolojik üstünlüğü koruması daha zor hale geliyor.
Yapay zeka rekabeti, daha güçlü modeller geliştirmenin yanı sıra bu modellerin kimler tarafından, hangi koşullarda ve hangi yollarla kullanılacağını belirleme mücadelesine de dönüşmüş durumda. Çin örneği ABD’nin ulusal güvenlik gerekçesiyle uyguladığı teknoloji kısıtlamalarının tamamen etkisiz olduğu anlamına gelmiyor olsa da, dijital çağda bilginin dolaşımını bütünüyle durdurmanın ne kadar zorlayıcı olduğunu gösteriyor. Yapay zeka alanındaki jeopolitik rekabetin teknoloji geliştirme meselesiyle sınırlı kalmayıp erişim politikaları, ihracat kontrolleri ve bunları aşmaya çalışan küresel dijital ağlar üzerinden de şekillenmesi sürecek gibi görünüyor.