İş Gücü Açığı, Ay Üssü ve Ütopik Gelecekler
Jeff Bezos, Paris’te düzenlenen VivaTech konferansında yapay zekanın insanları işsiz bırakacağı yönündeki kaygılara karşı oldukça iyimser bir tablo çizdi. Amazon’un kurucusuna göre yapay zeka, insanların yerini almak yerine insan emeğine olan ihtiyacı artıracak. Hatta Bezos bu dönüşümün kitlesel işsizliğe değil, iş gücü açığına yol açabileceğini söyledi.
Bu açıklama, yapay zekanın iş piyasaları üzerindeki etkisine dair kaygıların arttığı bir dönemde beklentilerin tersi yönünde geldi. Nitekim yapay zeka söz konusu olduğunda pek çok yetkili ismin kanaati bu teknolojinin iş gücünü devralacağı yönündeydi. Eski İngiltere Başbakanı Rishi Sunak kısa süre önce yapay zekanın özellikle gençlerin iş imkanlarını etkilemeye başladığını söylemişti. İngiltere’de sendikalar ise yapay zekadan doğacak verimlilik kazançlarının çalışanlardan çok hissedarlara akması halinde, işlerin değersizleşebileceği ya da yerinden edilebileceği uyarısında bulunmaya devam ediyorlar.
Bezos’un argümanı ise temelde klasik teknoloji iyimserliğine dayanıyor. Bu bakışa göre yeni teknolojiler bazı işleri ortadan kaldırsa da uzun vadede yeni sektörler, yeni ihtiyaçlar ve yeni meslekler üretir. Buhar makinesi, elektrik, bilgisayar ve internet için yapılan savunmanın benzeri bugün yapay zeka için yapılıyor. İnsanlık daha fazlasını üretmek, inşa etmek ve keşfetmek istiyor. Yapay zeka ise bu arzunun önündeki teknik engelleri kaldıracak bir araç olarak sunuluyor.
Fakat bu anlatı meselenin en kritik kısmını biraz hızlı geçiyor. Çünkü iş gücü tartışması yalnızca “işler yok olacak mı, olmayacak mı?” sorusundan ibaret değil. Hangi işlerin dönüşeceği, hangi görevlerin otomasyona devredileceği, hangi çalışanların değer kazanacağı, kimlerin sistemin dışında kalacağı ve bu geçişin maliyetini kimin üstleneceği soruları daha önemli. Yapay zeka yeni işler doğurabilir. Fakat aynı anda mevcut işleri parçalayabilir, ücretleri baskılayabilir, çalışanları sürekli beceri güncelleme baskısı altında bırakabilir ve iş güvencesini zayıflatabilir.
Konferansın dikkat çekici sahnelerinden biri de Unitree’nin beyin sinyalleriyle yönlendirilen robot demosuydu. EEG başlığıyla verilen komutlara tepki veren robot, yapay zekanın fiziksel dünyaya girişini sembolik biçimde gösteriyordu. Bezos’un konuşmasında yapay zeka meselesi kısa sürede Ay’a da bağlandı. Blue Origin’in kurucusu olarak Bezos, insanlığın Ay’da kalıcı bir üs kurması gerektiğini, Ay kaynaklarının roket yakıtı ve uzay altyapısı için kullanılabileceğini söyledi. Daha da önemlisi, kirletici endüstrilerin uzun vadede dünya dışına taşınabileceğini savundu. Ona göre dünya bir “bahçe gezegen” olarak korunabilir, ağır ve kirletici üretim ise uzaya aktarılabilir.
Bu fikir ilk bakışta çevreci bir gelecek vizyonu gibi görünüyor. Dünya temizlenecek, sanayi kirliliği azaltılacak, insanlık gezegenini daha yaşanabilir hale getirecek şeklinde bir iyi niyet zinciri gibi görünüyor. Fakat bu yaklaşım aynı zamanda teknoloji elitlerinin krizleri nasıl düşündüğünü anlamak için de bize gereken doneyi veriyor. Sorun çoğu zaman üretim biçiminin, tüketim alışkanlıklarının veya sınırsız büyüme arzusunun kendisinde görülmüyor. Sorun sadece bu yerleşik düzenin etkilerinin dünyada olmasında. Çözüm de mevcut büyüme mantığını koruyup onu yeni bir mekana taşımakta aranıyor. Dünya yetmiyorsa Ay var. Veri merkezleri büyüyorsa yörünge var. Endüstri kirletiyorsa başka bir gök cismi bulunabilir.
Bu noktada yapay zeka, uzay ve emek aynı gelecek anlatısında birleşiyor. Yapay zeka daha fazla işlem gücü, daha fazla enerji, daha fazla veri merkezi ve daha fazla fiziksel altyapı gerektiriyor. Uzay ise bu altyapı genişlemesi için yeni bir alan olarak düşünülüyor. Yapay zekanın geleceği roketlere, uydulara, Ay yüzeyine ve veri merkezlerine bağlanan devasa bir sanayi projesine dönüşüyor. Bezos’un konuşmada iş gücü açığından Ay kolonilerine geçebilmesi de tam olarak bu yüzden anlamlı. Teknoloji elitlerinin zihninde bunlar ayrı başlıklar değil, aynı büyüme hikayesinin farklı parçaları.
Bezos’un açıklamasında büyük bir gelecek tasarımı var. Yapay zeka üretimi hızlandıracak, robotlar fiziksel dünyaya girecek, veri merkezleri uzaya taşınacak, Ay yeni bir endüstriyel alan haline gelecek ve insan emeği bu genişleyen sistem içinde yeniden konumlandırılacak. Oldukça gelişmiş bir yeni düzen tasviri.
Asıl mesele tam da bu yüzden yapay zekanın emeği, gezegeni ve geleceğe dair tahayyülümüzü nasıl dönüştürdüğü. Bezos’un iyimserliği bir açıdan tutarlı. Eğer insanlık yeni altyapılar, yeni sanayiler ve yeni uzay ekonomileri kuracaksa, elbette daha fazla işe ihtiyaç duyulabilir. Fakat bu işler kimin için, hangi koşullarda ve hangi güç ilişkileri içinde ortaya çıkacak? Bu soru cevaplanmadan yapay zekanın emek için iyi haber mi kötü haber mi olduğunu söylemek mümkün değil.
Çin’in Kapattığı Dil Bölümleri
Yapay zekanın son yıllarda en görünür etkilerinden biri, kuşkusuz dil ve çeviri alanında ortaya çıktı. Birkaç yıl öncesine kadar yabancı dil bilmeyen bir kişinin farklı dillerde metin üretmesi, çeviri yapması veya uluslararası bir yazışmayı yürütmesi oldukça güçken, bugün gelişmiş yapay zeka sistemleri sayesinde bu işlemler saniyeler içerisinde gerçekleştirilebiliyor. Bu durum bireysel kullanıcı alışkanlıklarının ötesinde, eğitim sistemlerinden iş piyasalarına kadar uzanan geniş bir alanı da dönüştürüyor.
Bu dönüşümün kurumsal örneklerinden biri Çin’de yaşanıyor. Çin üniversitelerinde son dönemde özellikle yabancı dil, çeviri, sanat ve bazı sosyal bilimler programlarının küçültüldüğü görülüyor. Buna karşılık yapay zeka, robotik, veri bilimi, yarı iletken teknolojileri gibi alanlarda çok sayıda yeni bölüm açılıyor. Çin’in merkezi planlama anlayışı dikkate alındığında, bu değişimin akademik olmakla kalmayıp stratejik bir tercih olduğu da açık. Pekin yönetimi, geleceğin ekonomik rekabetinin yapay zeka ve ileri teknolojiler etrafında şekilleneceğini öngörüyor ve yükseköğretim sistemini de buna göre yeniden yapılandırıyor.
Dil ve çeviri bölümlerinin bu dönüşümden etkilenmesi ise tesadüf değil. Yapay zekanın en hızlı ilerleme kaydettiği alanlardan biri çeviri teknolojileri oldu. Günümüzde büyük dil modelleri onlarca dil arasında oldukça başarılı çeviriler yapabiliyor, metinleri özetleyebiliyor ve farklı kültürel bağlamlara göre yeniden düzenleyebiliyor.
Ancak buradan hareketle dil öğreniminin veya dil bölümlerinin önemini tamamen yitirdiğini söylemek doğru olmaz. Yapay zeka her ne kadar çeviri yapabilse de, dili yalnızca kelimelerden ve gramer kurallarından ibaret bir sistem olarak görmek ciddi bir eksikliktir. Bir metindeki ima, ironi, kültürel referans veya tarihsel bağlam çoğu zaman yalnızca teknik çeviriyle aktarılamaz. Bu nedenle derinlemesine dil bilgisi ve kültürel uzmanlık gerektiren alanlarda insanın müstesna konumu geçerliliğini koruyor.
Nitekim yapay zeka sektöründeki gelişmeler de bu gerçeği doğrular nitelikte. Bugün dünyanın önde gelen yapay zeka şirketleri bilgisayar mühendislerini ve veri bilimcilerini işe almakla sınırlı kalmayıp; dilbilimcileri, edebiyatçıları, tarihçileri ve felsefecileri de istihdam etmektedir. Bunun temel nedeni, yapay zeka modellerinin dili kullanmayı öğrenebilmesi için dili derinlemesine anlayan uzmanların rehberliğine ihtiyaç duymasıdır. Modellerin eğitilmesinden çıktılarının değerlendirilmesine kadar pek çok aşamada beşeri bilimler alanından gelen uzmanların katkısı kritik önem taşımaktadır.
Bu durum önemli bir paradoksu ortaya koyuyor. Bir yandan yapay zeka bazı dil temelli mesleklerin dönüşmesine neden oluyor; diğer yandan yapay zekanın kendisi, dili ve insan düşüncesini anlayan uzmanlara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor.
Aslında Çin’deki gelişmeler de bu açıdan okunabilir. Üniversitelerin bazı geleneksel programları kapatması, Çin devletinin, kısa ve orta vadede stratejik gördüğü sektörlere daha fazla insan kaynağı yönlendirme çabasını yansıtıyor. Ancak bu yaklaşımla hedeflenen, yapay zeka yarışı doğrultusunda bütün kurum ve alanları fonksiyonel şekilde dönüştürmekse, bu adımların özellikle dil alanında negatif yan etkileri olacaktır. Tarih boyunca sadece teknik becerilere odaklanan eğitim politikalarının uzun vadede kültürel ve entelektüel eksiklikler yol açtığı vâki. Teknoloji geliştiren toplumların aynı zamanda dili, kültürü ve insan davranışlarını anlayan uzmanlara da ihtiyaç duyduğu klişe ama kabull edilen bir durum.
Yakın gelecekte dil ve çeviri bölümlerinden vazgeçilmesi yalnızca Çin’e özgü bir gelişme olmayacağa benziyor. Birçok ülkede benzer tartışmaların yaşanması muhtemel. Bir başka ihtimal ise yapay zekanın yükselişi, insanın dili öğrenme ve anlama ihtiyacını ortadan kaldırmaktan çok bu ihtiyacın niteliğini değiştirmesidir. Yani geleceğin dil uzmanları çeviri sadece çeviri yapan kişiler olmayıp yapay zeka sistemlerini yöneten, denetleyen, değerlendiren ve farklı kültürler arasında anlam köprüleri kuran uzmanlar olma ihtimali de içinde barındırıyor.
G7 Zirvesi, Güvenilir Ortaklar ve Teknolojik Kamplaşma
Bu sene G7 zirvesinin önemli gündemlerinden biri de yapay zekaydı. Elbette son yıllarda adet olduğu üzere büyük dil modellerinin ekonomiye sağlayacağı verimlilik artışı ya da inovasyon potansiyeli gündeme geldi. Ancak her zamanki gündem maddelerine ek olarak bu sefer tartışmanın merkezine en gelişmiş yapay zeka modellerine kimin, hangi koşullarda erişebileceği sorusu yerleşti.
Bu gündemin arkasında bültenimizin okurlarının da malumu olduğu üzere ABD’nin kısa süre önce aldığı kısıtlama kararı var. Bilindiği gibi Washington Anthropic’in Fable 5 ve Mythos 5 gibi en gelişmiş modellerine yabancıların erişimini ulusal güvenlik gerekçesiyle sınırlandırdı. Özellikle Mythos’un siber güvenlik alanında kritik sistemlerde açık bulma, savunma kapasitesini artırma ve altyapı güvenliğini test etme potansiyeli bulunuyor. Ancak aynı kabiliyetler yanlış ellerde saldırı kapasitesini de artırabilir. Bu nedenle ABD ileri modellerin erişimini bir güvenlik meselesi olarak ele almaya başladı.

Elbette bu kısıtlamalar uluslararası arenada çeşitli sonuçlar üretebilir. Şu an yapay zeka alanında dünyanın sürükleyici gücü ABD olsa da yükselen Çin fenomeni yadsınamayan bir gerçeklik. En yeni ve güçlü modellerin sadece ABD kontrolünde olması orta vadede ABD teknolojilerine olan güveni, uzun vadede ise bağımlılığı azaltabilir.
G7 zirvesinde kısıtlamaların “güvenilir ortaklara” işletilmemesinin konuşulduğuna dair haber bu arkaplan eşliğinde okunabilir. G7’de konuşulan fikir ABD merkezli şirketlerin geliştirdiği en ileri yapay zeka modellerine her ülkenin değil, yalnızca güvenilir kabul edilen ülkelerin ve şirketlerin kontrollü biçimde erişebilmesiydi. Böylece bir yandan modellerin kötüye kullanım riski sınırlandırılacak, diğer yandan müttefik ülkelerin siber savunma ve kritik altyapı güvenliği kapasitesi güçlendirilecek.
Güvenilir ortak kavramsallaştırması ilk bakışta yeni bir teknolojik bloklaşmanın habercisi gibi okunabilir. Sanki yapay zeka alanında bir “biz” ve “onlar” ayrımı kuruluyor, adeta Schmittyen anlamda siyasal olanın dost-düşman ayrımı etrafında kurulması gibi, yapay zeka jeopolitiği de güvenilir ve güvenilmez aktörler ayrımı üzerinden yeniden düzenleniyor gibi görünüyor. Ancak yine Carl Schmitt’e bir atıfta bulunulacaksa, politik karar zaten dost- düşman ayrımını belirleyebilmekten geçmekte. Bunun için de ayrımları net yapılmış güçlü bir normatif bir çerçeve ve çeşitli aktörleri bu çerçeveye sığdırabilecek bir siyasi kapasite gerekmekte.
Fakat mevcut tablo bu kadar net değil. Çünkü artık Soğuk Savaş tarzı iki kutuplu, düzenli ve istikrarlı bir kamplaşmanın olduğu bir dünyada yaşamıyoruz. Aksine daha parçalı, çok merkezli ve kırılgan bir yapı var. Dünyanın geleceği çok kutuplulukta mı yoksa kutupsuzlukta mı tartışmalarının yapıldığı bir konjonktürde böyle keskin ayrımlar ne kadar işlerlik kazanabilir soru işareti.
Nitekim G7 içindeki tablo tek bir ortak tavırla özetlenemeyecek kadar çeşitli. ABD modelleri stratejik kontrol alanına çekmeye çalışırken, Fransa ve AB güvenilir müttefikler için kurallı erişim arıyor; Japonya güvenilir veri akışı ve güvenli benimseme gündemini öne çıkarıyor; Almanya sanayi bağımlılığı ve tedarik sürekliliği açısından bakıyor; İngiltere güvenlik testleri ve standartlar hattını güçlendirmeye çalışıyor. Bu farklılıklar güvenilir ortak kavramının neden hem cazip hem de problemli olduğunu gösteriyor. Herkes güvenli bir çerçeve istiyor, fakat güvenliğin ne anlama geldiği ve erişimin kim tarafından yönetileceği konusunda ortak bir siyasi zemin henüz oluşmuş değil.
Bu nedenle “güvenilir ortak” fikri bir blok kurmak isterken, parçalayıcı ve aşındırıcı bir etkisi olabilir. Eğer en gelişmiş modellerin erişimi Washington’daki siyasi kararlara, şirketlerin risk iştahına ya da değişken ihracat kontrollerine bağlı hale gelirse, ülkeler ve şirketler tek bir teknoloji sağlayıcısına bağımlı kalmamak için alternatif arayışlarını hızlandırır. Bu da yapay zeka pazarında ve altyapısında daha fazla parçalanma yaratabilir.
Kaldı ki ABD’nin Anthropic modellerine erişimi kısıtlaması, Avrupa merkezli yapay zeka şirketlerinin uzun süredir dile getirdiği “yapay zeka egemenliği” tezini güçlendirdi. Mistral gibi Avrupalı aktörler hükümetlerin ve şirketlerin yalnızca ABD merkezli kapalı modellere bağımlı kalmaması gerektiğini; açık ağırlıklı modeller, yerel altyapı ve çoklu sağlayıcı stratejileriyle daha esnek bir yapay zeka ekosistemi kurulabileceğini savunuyor. Avrupa’daki bazı büyük şirketler zaten model sağlayıcılarını çeşitlendirmeye başladı. Siemens, Renault ve Orange gibi şirketlerin farklı ABD, Avrupa ve açık kaynak temelli çözümleri birlikte kullanma arayışları, yapay zekanın artık performans ya da maliyet meselesinden ibaret olmadığını gösteriyor. Dolayısıyla bloklaşma parçalanma ile diyalektik bir etkileşim içinde ilerliyor.
Elbette kısa vadede bu diyalektikten büyük çaplı bir kırılma çıkmasını beklemek ütopik olabilir. Ancak her ne kadar G7 Zirvesindeki tartışma şimdilik ABD’nin güvenilir ortaklarıyla ne kadar işbirliği yapacağı üzerine olsa da yarın ABD’nin kendisi güvenilir ortak imajını kaybedebilir. Dolayısıyla ABD’nin stratejik koruma ile uluslararası işbirliği arasındaki dengeyi nasıl kuracağı özelde G7’nin, genelde dünyanın yapay zeka politikalarını belirlemede merkezi bir rol oynayacak.
