Gri Bölge #41
#41
Güvenlik ve Strateji Araştırmaları Programı16 Temmuz 2026
-Yas ve Meşruiyet: Ali Hamaney’in Altı Günlük Cenaze Töreni -Katar’ın Baba Emiri Şeyh Hamed’in Ardından -Güney Afrikalılar Diğer Afrikalılara Nasıl Düşman Oldu?

Gri Bölge #41

Yas ve Meşruiyet: Ali Hamaney’in Altı Günlük Cenaze Töreni

ABD ve İsrail’in Şubat ayında gerçekleştirdiği hava saldırıları sonucunda hayatını kaybeden İran’ın eski Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’in cenazesi geçtiğimiz günlerde toprağa verildi. Altı gün süren cenaze merasimi sıradan bir defin olmanın ötesinde İran ve Irak’ın farklı şehirlerinde görkemli devlet törenleri halinde düzenlendi. Bu denli geniş bir cenaze merasimiyle İran yönetimi yurt içindeki ve bölgesel ağındaki meşruiyetini sergilemiş oldu.

3 Temmuz günü Başkent Tahran’da başlayan törenlerde Ayetullah Hamaney ile aynı saldırıda hayatını kaybeden aile üyelerinin naaşları Büyük Musalla Camii’nde halkın ziyaretine açıldı. Ardından tabut, İran’da rejim destekçisi gösterilerin merkezlerinden olan İnkılap Meydanı’ndan Azadi Kulesi’ne uzanan güzergahta, milyonlarca kişinin katılımıyla taşındı. Tabutun kalabalıklar arasında yavaşça ilerleyişi, kimi zaman ellerin uzanıp dokunma çabasıyla, kimi zamansa toplu ağıtlarla kesintiye uğradı.

Kaynak: AA

Cenazenin başkent Tahran’dan sonraki durağı ise Şiiliğin manevi merkezi Kum oldu. Helikopterle bu şehre getirilen cenaze, Cemkeran Camii’nin avlusunda ağırlandı. Cenaze ertesi gün törenle Irak topraklarına geçti. Necef’teki İmam Ali ve Kerbela’daki İmam Hüseyin türbeleri, Şii dünyasının en kutsal mekanları olarak cenazeye ev sahipliği yaptı. Cenazenin bu sınır aşan rotası, İran’ın jeopolitik anlayışının siyasi sınırların ötesine uzanarak Şii coğrafyası etrafında şekillenen bir tasavvura yaslandığını da sembolik biçimde ortaya koymuş oldu. Cenazenin son durağı ise Hamaney’in de doğum yeri olan bir diğer önemli Şii merkezi Meşhed’di. Burada da toplanan büyük kalabalık, dualar ve ağıtlar eşliğinde Hamaney’i İmam Rıza Türbesi’nde toprağa verdi.

İran’ın yeni dini lideri ilan edilen Ali Hamaney’in oğlu Mücteba Hamaney ise kamuoyundan uzak tutumunu günler süren cenaze töreninde de sürdürdü. Babasının ölümüne yol açan saldırıda ağır yaralandığı yönündeki iddialar ve güvenlik kaygıları, bu görünmezliğin arkasındaki muhtemel nedenler arasında sayılıyor. Mücteba Hamaney’in yokluğunda ise diğer üç kardeşi Mustafa, Mesud ve Meysem törenlerde ön safta yer aldı.

Kalabalıkların ruh hali de en az güzergah kadar dikkat çekiciydi. Tören boyunca “ABD’ye ve İsrail’e ölüm” sloganları defalarca yükseldi, zaman zaman katılımcılar doğrudan Trump’ı hedef alan sloganlarla intikam çağrısında bulundu. Tören boyunca intikam sembolü olan “Ey Hüseyin’in İntikamcıları” yazılı kırmızı bayrakların dalgalanması da dikkat çekiciydi. Yas ile öfkenin bir araya geldiği bu manzaranın İran yönetiminin meşruiyeti açısından da önemli bir manzara sunduğu söylenebilir.

Uluslararası katılım da törene ayrı bir boyut kazandırdı. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın yanı sıra Gürcistan ve Tacikistan liderleri de törene bizzat katıldı. Afganistan, Bangladeş, Çin, Hindistan ve Rusya üst düzey heyetlerle temsil edilirken Türkiye adına Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz törende hazır bulundu. Resmi delegasyonların yanı sıra Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi devlet dışı aktörlerin temsilcileri de törene iştirak etti.

Cenaze töreninde uluslararası temsilcilerin ağırlandığı sırada, farklı delegasyonlar için Kuran’dan farklı ayetlerin seçilerek okunması özellikle dikkat çekti. Törende seçilen her ayet, İran’ın o delegasyona ve temsil ettiği ülkeye bakışını sembolik bir dille yansıtıyordu. Müttefik sayılan heyetlere dayanışma ve kardeşlik vurgusu taşıyan ayetler okunurken mesafeli görülen delegasyonlar için daha ihtiyatlı ayetler seçildi. Kutsal metin üzerinden siyasi bir dil inşa eden cenaze töreni böylelikle yas merasiminin ötesine geçerek ince hesaplarla örülmüş bir diplomatik sahne işlevi gördü.

Bu bağlamda, İran’da yas tutma biçiminin hiçbir zaman salt bireysel bir acı ifadesi olmadığını, Şii inancının temelinde yer alan yas kültürünün Şiilik temelli devlet anlayışının başlıca meşruiyet aracına dönüştürüldüğünü hatırlamak yerinde olacak. Nitekim Kerbela hatırası üzerine kurulu bu yas geleneği, dini bir ritüel olmaktan çıkarak İran rejiminin kendi anlatısını inşa etmek için sistematik biçimde faydalandığı bir mekanizmaya dönüşmüş durumda.

Yasın ve gövde gösterisinin iç içe geçtiği cenaze töreni, bu geleneğin en somut örneklerinden biri oldu. İran, kaybettiği liderini toprağa verirken aynı zamanda bölgesel ağını, mobilizasyon kapasitesini ve ideolojik söylemini de dünyaya yeniden hatırlattı. Hal böyle olunca bu denli çok katmanlı ve gösterişli bir törenin gelecekteki siyasi anlatılarda uzun süre referans noktası olması muhtemel görünüyor.

Katar’ın Baba Emiri Şeyh Hamed’in Ardından

Katar’ın eski Emiri Şeyh Hamed bin Halife es-Sani, 74 yaşında hayatını kaybetti. Katar’ın kaderini şekillendirerek küçük bir körfez ülkesini dünyanın en zengin ve etkili ülkelerinden birine dönüştüren Baba Emir’in vefatının ardından ülkede dört günlük yas ilan edildi. Modern Katar devletinin temellerini atan Şeyh Hamed’in emirlik döneminde ülkenin ilk kalıcı anayasası kabul edilmiş ve devlet gelirleri doğalgaz ihracatı sayesinde katlanarak artmıştı. Bu yapısal dönüşümün etkisiyle Katar, uluslararası siyasette önemli bir konum elde etmişti.

Şeyh Hamed’in iktidara gelişi oldukça sıra dışıydı. 1995 yılında, Şeyh Hamed’in babası Halife bin Hamed es-Sani İsviçre’nin Cenevre kentinde tatildeyken hanedan üyelerinin desteğiyle kansız bir darbe gerçekleştirdi ve böylece resmen Katar Emiri oldu. Bölge standartlarında sıra dışı sayılabilecek şekilde kansız gerçekleşen bu iktidar değişimi, aslında onun bundan sonraki yıllarda sergileyeceği liderlik tarzının ilk işaretiydi. Kimileri bunu bir cesaret örneği, kimileri ise hesaplı bir risk olarak okuyacaktı.

Kaynak: AA

Şeyh Hamed’in Katar’ının dönüştürücü etkisi ekonomide yaşanan atılımda yatıyor. Katar’ın devasa sıvılaştırılmış doğal gaz altyapısını kuran Şeyh Hamed, ülkeyi dünyanın en büyük LNG ihracatçılarından birine dönüştürdü, bu süreçte ülkenin GSYH’si yirmi kat arttı. Bir zamanlar mütevazı bir körfez devleti olan Katar’ın kısa sürede küresel enerji piyasalarının vazgeçilmez aktörlerinden biri haline gelmesiyle sonuçlanan bu dönüşüm hala ülkenin ekonomik kimliğini belirliyor.

Şeyh Hamed döneminde LNG gelirlerine ek olarak, doğal kaynak gelirlerine aşırı bağımlılığın yol açtığı ve literatürde Hollanda hastalığı olarak bilinen ekonomik riskle karşı karşıya kalınmaması amacıyla Katar Yatırım Otoritesi kuruldu. Böylece Katar’ın ekonomik varlığı doğalgaz gelirlerine dayanmaktan çıkarılarak küresel yatırımlarla çeşitlendirildi. Bu stratejinin etkisiyle 2013 yılına gelindiğinde Katar’ın dünya genelindeki yatırımlarının toplam değeri 100 milyar doları aşmıştı.

Londra’nın simge gökdelenlerinden The Shard, İngiliz bankacılık devi Barclays, Avrupa’nın en yoğun ulaşım merkezlerinden Heathrow Havalimanı, lüks perakende mağazası Harrods, Fransız futbol kulübü Paris Saint-Germain (PSG), Alman otomotiv üreticisi Volkswagen, sanayi ve teknoloji şirketi Siemens ve enerji şirketi Royal Dutch Shell bu yatırım politikasının sadece bir kısmını oluşturuyor. Tüm bu yatırımlarla bu küçük Körfez ülkesi günümüzde dünya sermayesinin en etkili ortaklarından biri haline gelmiş durumda.

Şeyh Hamed’in Katar’ı modernleştirme vizyonunda eğitim, medya ve spor da önemli bir yer tuttu. Qatar Foundation, eğitim ve araştırma alanındaki girişimleri sayesinde dünyanın önde gelen üniversitelerinin Katar’da kampüsler açmasını sağladı. 1996 yılında kurulan Al Jazeera ise Arap dünyasında hakim olan medya anlayışını sarsarak Katar’a uluslararası alanda benzersiz bir etki kazandırdı. Son olarak, 2022 FIFA Dünya Kupası’na ev sahipliği hakkı kazanmasıyla birlikte spor da Katar’ın küresel imajını güçlendiren ve dış politika hedeflerini destekleyen önemli bir yumuşak güç aracına dönüştü.

Bu dönemde Katar, dış politikada da daha aktif bir rol üstlenmeye başladı. Şeyh Hamed, 2012 yılında İsrail ablukası altındaki Gazze Şeridi’ni ziyaret eden ilk devlet başkanı oldu ve bölgedeki altyapı projelerine önemli mali destek sağladı. Söz konusu ziyaret, Hamas’ın uluslararası izolasyonunun kırılmasına katkıda bulunurken Katar’ın Filistin meselesine verdiği desteği de somut biçimde ortaya koydu, aynı zamanda ülkenin bölgesel diplomasideki etkisini güçlendiren en önemli dönüm noktalarından biri olarak kayda geçti.

Bunun yanı sıra Katar, Şeyh Hamed döneminde uluslararası arabuluculuk faaliyetleriyle yumuşak gücünü etkin biçimde kullanmaya başladı. Doha yönetimi, ABD ile Taliban arasındaki müzakerelere ev sahipliği yaparak taraflar arasında önemli bir kolaylaştırıcı rol üstlenirken 2006 Lübnan Savaşı’nın ardından ateşkes sürecine katkı sağladı ve savaşın yıkıma uğrattığı bölgelerin yeniden inşasına önemli destek sundu. 2012 yılında ise Beşar Esed yönetiminin saldırıları sonucu artan sivil kayıpların önüne geçebilmek amacıyla Suriye’ye askeri güçlerinin konuşlandırılmasını gündeme getirdiyse de bu girişim hayata geçirilemedi.

Şeyh Hamed döneminde Katar’ın bölgesel etkisini artıran en önemli olay ise Arap Baharı sürecinde takındığı tutum oldu. Bu dönemde Katar, Arap dünyasında halk hareketlerini destekleyen az sayıdaki ülkeden biriydi. Mısır’da Al Jazeera, yayın yasağına rağmen hükümet karşıtı gösterileri dünyaya duyuruyordu. Suriye konusunda ise Şeyh Hamed yönetimi önce Beşar Esed’i istifaya ikna etmeye çalışmış, ardından hükümetin göstericilere yönelik şiddeti karşısında Şam ile tüm ilişkileri kesmişti.

Kansız bir darbeyle göreve gelen Şeyh Hamed, 18 yıllık iktidarının ardından 2013 yılında beklenmedik bir adım attı ve tahttan kendi isteğiyle feragat ederek yetkilerini oğlu Şeyh Temim bin Hamed es-Sani’ye devretti. Orta Doğu monarşilerinde nadir rastlanan bu barışçıl geçiş, bölgede örnek gösterilen bir istisna olarak tarihe geçti. Görevi bıraktıktan sonra kendisine devletin kurucu lideri olarak “Baba Emir” unvanı verildi, böylece bu unvanla Şeyh Hamed’in sembolik konumu korunmuş oldu.

Şeyh Hamed’in ardında bıraktığı miras, hayranlık ve tartışmayı aynı anda barındıran çok yönlü bir hikaye. Bir kesim onu doğalgaz zenginliğini stratejik bir vizyonla birleştirerek küçük bir Körfez emirliğini küresel siyasetin etkili aktörlerinden birine dönüştüren vizyoner bir devlet adamı olarak hatırlıyor. Kimileri ise Arap Baharı sürecindeki politikalarını ve bölgesel güç mücadelelerindeki rolünü eleştirel bir bakışla değerlendirmeyi sürdürüyor. Farklı değerlendirmeleri bir yana bırakırsak, bugün uluslararası siyasette, diplomaside, ekonomide, medyada ve sporda görünürlük kazanan Katar’ın yükselişinde en belirleyici payın Şeyh Hamed’e ait olduğu ise tartışmasız bir gerçek olarak karşımızda duruyor.

Güney Afrikalılar Diğer Afrikalılara Nasıl Düşman Oldu?

Afrika kıtasının en gelişmiş ekonomilerinden biri olan Güney Afrika, ekonomik imkanları nedeniyle yıllardır çevre ülkelerden yoğun göç alıyor. Bugün ise ülke, son dönemin en şiddetli göç karşıtı gösterileriyle gündemde. Yabancı karşıtlığını besleyen söylemlerin sokak protestolarını ve mahalle baskınlarını tetiklemesiyle şiddet olayları kaçınılmaz hale geldi. Hareketin çekirdeğini ise eski bir radyo sunucusu tarafından yönetilen “Marş Marş” adlı girişim oluşturuyor.

Gösteriler ilk etapta belgesiz göçmenlerin ülkeden ayrılmasını talep eden protestolar olarak başlasa da süreç kısa sürede farklı bir boyuta taşındı. Göç karşıtı grupların liderleri eylemleri 6 ay boyunca her perşembe günü sürdüreceklerini ilan ederken bazı gruplar mahalle mahalle dolaşarak belgesiz olduğunu düşündükleri kişileri tespit edip polise teslim etmeye ve hatta kimi durumlarda doğrudan şiddet uygulamaya başladı. Haliyle bu durum göçmen topluluklarında ciddi bir korku yaratmış durumda.

Kaynak: AA

Göç karşıtı gruplar yasal belgelere sahip göçmenleri dahi hedef alırken oturum iznine sahip birçok yabancı; kimlik kontrolü, tehdit ve baskıyla karşı karşıya kaldı. Sık sık şiddet olaylarına dönüşen gösterilerde hayatını kaybedenler olurken yabancı düşmanlığı günlük yaşamın parçası haline gelmiş durumda. Polis çok sayıda protestoyu kontrol altına alsa da yağma, saldırı ve toplumsal gerilim etkisini göstermeye devam ediyor.

Göç karşıtı hareketlerin en sık dile getirdiği iddialar ise işsizlik ve suç oranları etrafında toplanıyor. Göçmenlerin iş fırsatlarını azalttığını ve kamu kaynaklarını tükettiği iddiaları özellikle düşük ücretle çalışan veya işsiz durumda olan Güney Afrikalılar tarafından benimseniyor. Ancak tahminlere göre göçmenler Güney Afrika ekonomisinin yaklaşık %9’una katkı sağlarken özellikle tarım, inşaat ve lojistik gibi sektörlerde göçmen emeği önemli bir yer tutuyor. Üstelik mevcut protestoların sürmesi halinde ülkenin yaklaşık 43 milyar dolarlık ekonomik kayıp riskiyle karşı karşıya kalacağı düşünülüyor.

Göç karşıtı gösteriler şiddet olaylarıyla sonuçlansa da bazı hareket liderleri suç oranlarının yükselmesinden doğrudan yabancıları sorumlu tutuyor. Uzmanlar ise göçmenlerin suçla orantısız biçimde ilişkilendirildiğini ve eldeki verilerin bu söylemleri desteklemediğini vurguluyor. Üstelik resmi verilere göre ülkede yaşayan göçmenlerin sayısı 3 milyon civarında olmasına rağmen sosyal medyada göçmenlerin sayısına dair 15 milyon yasadışı göçmen olduğuna dair abartılı iddialar toplumsal algıyı şekillendirirken sağlıklı tartışma zemininin de ortadan kalkmasına neden oluyor.

Güney Afrika’nın neden bu kadar güçlü bir göç merkezi olduğu sorusunun cevabı ise bölgenin sömürgecilik mirasında yatıyor. Britanyalı ve Hollandalı sömürge yönetimleri döneminde Güney Afrika, madenler ve sanayi etrafında kıtanın en gelişmiş ekonomilerinden biri haline gelirken çevre ülkelerin önemli bir bölümü kaynak sömürüsü, zayıf altyapı ve kırılgan ekonomik yapılarla baş başa kaldı. Bugün de çevre ülkelerde yaşanan ekonomik sıkıntılar, siyasi baskılar ve güvenlik krizleri insanları daha istikrarlı bir yaşam arayışıyla Güney Afrika’ya yönlendiriyor.

Dolayısıyla Güney Afrika’daki göç tartışmasının sömürgecilik sonrası mirasını ve bölgesel kalkınma farklarını göz önünde bulundurmadan çözülmesi oldukça zor görünüyor. Sömürgeci dönemin tarihsel eşitsizliğinin bir sonucu olarak bugün karşımıza çıkan gerginlikte sınır kontrollerini sıkılaştırmak veya göstericileri yatıştırmak gibi kısa vadeli adımlar sorunu geçici olarak hafifletse de bölgesel kalkınma farkı ortadan kalkmadıkça göç baskısının ve buna bağlı toplumsal gerilimin yeniden su yüzüne çıkması kaçınılmaz.

Paylaş
XLinkedInWhatsApp
Bültene abone olun

Yeni yayınlar ve etkinlikler e-postanıza gelsin.