Gri Bölge #45
#45
Güvenlik ve Strateji Araştırmaları Programı13 Ağustos 2026
Mekke’de imzalanan ortak savunma anlaşması, Kolombiya’nın değişen dış politikası ve Afrika’da durdurulamayan Ebola virüsü…

Gri Bölge #45

Mekke Ortak Savunma Anlaşması İmzalandı

Mekke’de Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan savunma anlaşması, Ortadoğu’da güvenliğin nasıl sağlanacağına dair ortaya çıkan alternatif bir anlayış olarak dikkat çekiyor. Bölgedeki gerilim ortamı ve ABD’nin bölgedeki rolüne ilişkin belirsizlik, tarafları daha fazla sorumluluk almaya itiyor. Anlaşma bu nedenle münferit krizlerden ziyade değişen bölgesel düzenin bir ürünü ve bölgede artan kırılganlığa bir cevap olarak öne çıkıyor.

Kaynak: AA

Anlaşmanın dikkat çekici tarafı, farklı güç profillerini aynı savunma çerçevesinde buluşturması. Türkiye savunma sanayisi, NATO üyeliği, geniş askeri kapasitesi ve operasyonel deneyimiyle öne çıkarken Pakistan büyük ordusu, füze teknolojisi ve nükleer kapasitesiyle stratejik derinlik sağlıyor. Suudi Arabistan ise sermayesi, enerji piyasalarındaki ağırlığı ve stratejik konumuyla ittifakı tamamlıyor. Kısacası petrol, nükleer caydırıcılık ve askeri kapasite anlaşma kapsamında bir arada bulunuyor.

Ortak Savunma Anlaşması, bir üyeye yönelik saldırının diğerlerine yapılmış sayılacağını ifade ediyor fakat NATO’nun 5. maddesinden farklı olarak ortak cevabın kapsamını net biçimde açıklamıyor. Böylelikle anlaşma ittifak üyesi ülkelerin müttefiklerine yönelik muhtemel saldırılara esnek karşılıklar vermesini mümkün kılıyor. Olasi bir saldırı gerçekleştiğinde kimin ne ölçüde ve hangi araçlarla müdahale edeceği, üç ülkenin koordinasyon kapasitesi ve atacağı adımlarla zaman içinde daha net görülecek.

Anlaşmanın hedefinde hangi ülkenin olduğu da önemli bir tartışma konusu. Yapılan resmi açıklamalar anlaşmanın savunma odaklı olduğunu ve herhangi bir aktörü doğrudan hedef almadığını belirtiyor. Buna rağmen İran ve İsrail cephesinde anlaşmayı kendilerine bir karşılık olarak gören grupların ağırlığı gözlemleniyor. İttifakın bu ülkelerle doğrudan savaşa girme ihtimali en azından şimdilik düşük olsa da İsrail ve İran’ın uzun süredir yararlandığı parçalı güvenlik mimarine bir tepki olarak ortaya çıktığını da unutmamak gerekiyor.

Anlaşmanın ekonomik ve teknolojik boyutu da en az askeri tarafı kadar önemli. Türkiye’nin savunma sanayisi, Pakistan’ın üretim ve eğitim deneyimi ve Suudi Arabistan’ın yatırım gücü bir araya geldiğinde yeni bir teknoloji ekseni doğabilir. Özellikle KAAN savaş uçağı projesine Suudi sermayesinin dahil olabileceğine dair açıklamalar ittifakın geleceğine dair önemli ipuçları sunuyor. Suudi Arabistan’ın 2030’a kadar savunma sanayiini %50 yerlileştirme hedefi için de oldukça önemli olan ortak üretim süreci önümüzdeki süreçte kalıcı ekonomik ilişkilere dönüşebilir.

Suriye ve ulaşım koridorları da bu yeni işbirliğinin doğal uzantıları olma potansiyeline sahip. Türkiye’nin bölgedeki ticari ve coğrafi erişimi, Suudi sermayesiyle birleştiğinde yeniden imar ve altyapı yatırımlarını büyütebilir. Nitekim Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye’den geçecek olan Katar-Türkiye Doğalgaz Boru Hattı projesi ile Hicaz Demiryolu’nu canlandırma projesinin gündeme gelmesi bu ihtimali destekliyor. Böylelikle güvenlik anlaşması bölgesel işbirliğini güçlendirme imkanı da sağlayabilir.

Mekke Anlaşması, nihayete ermiş bir bölgesel ittifaktan ziyade şekillenmekte olan yeni düzenin habercisi olarak dikkat çekiyor. Mısır, Katar ve Suriye gibi ülkelerin ileride bu çerçeveye yaklaşma ihtimali yapının kapsamını genişletebilir. İran’la ilişkiler, İsrail ile Suudi Arabistan’ın olası normalleşme görüşmeleri ve ABD’nin ittifaka yaklaşımı gibi başlıklar ise ittifakın temel sınamaları olarak dikkat çekiyor.

Kolombiya’nın Dış Politika Tercihi İsrail’le Her Alanda Yakınlaşma

Kolombiya’da iktidarın değişmesi, ülkenin dünyaya bakışını da değiştirmiş görünüyor. Gustavo Petro döneminde Gazze Soykırımı nedeniyle İsrail’le ilişkilerin kopma noktasına gelmesinin ardından Abelardo de la Espriella hükümeti dış politikada keskin bir rota değişikliğine gidiyor. Büyükelçiliğin Kudüs’e taşınması, Filistin’de büyükelçilik açma planının askıya alınması ve İsrail ile ekonomik ilişkilerin derinleştirilmesi, yeni hükümetin dış politika hamlelerinin kalıcı bir diplomatik yönelim olduğunu gösteriyor.

Kaynak: AA

Bu dönüşümle birlikte Kolombiya, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı soykırım davasından çekildi, İsrail ile Serbest Ticaret Anlaşması’nı yeniden yürürlüğe koydu ve iki ülke arasında vizelerin kaldırıldığını duyurdu. Böylece Petro döneminde İsrail’e karşı atılan diplomatik adımların önemli bir bölümü, yeni hükümet tarafından tersine çevrildi.

Dönüşümün en tartışmalı adımı ise Golan Tepeleri konusunda geldi. Kolombiya hükümeti, İsrail’in işgal altındaki Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıdığını açıkladı. Böylece Kolombiya, 2019’da benzer bir adım atan ABD’nin ardından İsrail’in Golan Tepeleri’ndeki egemenlik iddiasını tanıyan ikinci ülke oldu. Suriye başta olmak üzere Türkiye, Suudi Arabistan, Kuveyt, Ürdün, Lübnan ve Arap Birliği kararı uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler kararlarının ağır ihlali olarak nitelendirerek sert biçimde kınadı.

Bu keskin değişim, dış politikanın ne ölçüde hükümetlerin dünya görüşleri ve güvenlik algıları tarafından şekillendirilebildiği sorusunu da yeniden gündeme getiriyor. Gustavo Petro, yeni hükümetin İsrail yanlısı politikasını ulusal onura hakaret olarak nitelendirirken de la Espriella bambaşka bir güvenlik hesabı yapıyor, ülkedeki silahlı gruplarla mücadele edebilmek için ABD ve İsrail’le yakın stratejik ortaklıklar kurulmasını gerekli görüyor. Dolayısıyla İsrail’le yakınlaşma ideolojik tercihin yanı sıra içeride karşı karşıya olunan güvenlik sorunlarına kapasite ve destek devşirme arayışının da bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Ancak burada daha temel bir çelişki beliriyor. Kolombiya’nın yeni hükümeti dışarıda güç ve ortak ararken, içeride kırılganlıkla karşı karşıya. Hükümet, bir yandan kendini güvenceye almak ve güvenlik kapasitesini artırmak için ABD ve İsrail ile ilişkilerini derinleştirirken, diğer yandan deprem felaketinin sonuçlarıyla mücadele ediyor. 7,4 büyüklüğündeki deprem sonrasında resmi verilere göre hayatını kaybedenlerin sayısı 265’e yükselirken 3494’ten fazla kişi yaralandı, 496 kişi ise hala kayıp.

Yaşananlar iktidar değişimiyle dış politika anlayışının ne kadar keskin şekilde değişebildiğini gösteriyor. Petro döneminde Filistin’e destek üzerinden şekillenen dış politika, de la Espriella döneminde İsrail ve ABD ekseninde güvenlik, kapasite ve stratejik ortaklık arayışı etrafında yeniden kuruluyor. Böylece aynı devlet, kısa bir zaman aralığında birbirine neredeyse zıt iki dış politika çizgisi izleyebiliyor.

USAID Kesintilerinin Etkisiyle Afrika’da Ebola Salgını Durdurulamıyor

Mayıs ayında Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin İturi vilayetinde ortaya çıkan Ebola virüsü, aradan geçen sürede hızla yayılmaya devam ediyor. Salgının daha önce başlamış olabileceği dahi öne sürülürken, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 17 Mayıs’ta durumu “Uluslararası Önemi Haiz Halk Sağlığı Acil Durumu” ilan etmişti. Salgına neden olan Bundibugyo varyantına karşı henüz onaylanmış bir aşı veya tedavinin bulunmaması, krizin boyutunu daha da büyütüyor. 12 Ağustos itibarıyla hayatını kaybedenlerin sayısı ise iki bini aşmış durumda.

Kaynak: AA

Ebola, ilk kez 1976 yılında Sudan ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde eş zamanlı olarak tespit edilmişti. Geçtiğimiz 50 yıl içerisinde 15 binden fazla insanın ölümüne neden olan virüs, bazı dönemlerde vakalarda %90’a ulaşan ölüm oranıyla dünyanın en tehlikeli bulaşıcı hastalıkları arasında yer alıyor. Virüsün kuluçka süresi 2 ila 21 gün arasında değişirken ateş, baş ağrısı ve halsizlik gibi belirtiler nedeniyle grip veya sıtma ile karıştırılabiliyor. Bu durum, özellikle sağlık sistemlerinin zayıf olduğu bölgelerde erken teşhisi güçleştiriyor.

Salgının mevcut hızını endişe verici hale getiren en önemli göstergelerden biri ise ölümlerin zaman içindeki dağılımı. 2000’den fazla kişinin hayatını kaybettiği salgında, ölümlerin yaklaşık yarısının yalnızca son üç hafta içerisinde gerçekleşmiş olması, virüsün yayılma hızının büyük ölçüde arttığını gösteriyor. Bu durum, müdahale kapasitesinin giderek yetersiz kaldığı bir insani krize işaret ediyor. Tıbbi ekipman ve tedavi kapasitesindeki eksiklikler, salgının görüldüğü bölgelerde güvenliğin sağlanamamasıyla birleştiğinde risk daha da büyüyor.

Sahadaki koşullar ise salgınla mücadeleyi zorlaştırıyor. Maaşlarını alamayan sağlık çalışanlarının greve gitmesi, hastalara ulaşılmasını ve tedavi hizmetlerinin sürdürülmesini sekteye uğratıyor. Bunun yanında, cenazelerde ölen kişilerin bedenleriyle temas edilmesini içeren geleneksel törenlerin devam etmesi de riski artırıyor. Karantina uygulamalarının yeterince etkin yürütülememesi, sağlık çalışanlarının kapasitesinin sınırlı olması ve salgının görüldüğü alanlarda güvenlik sorunlarının bulunması, virüsün kontrol altına alınmasını güçleştiriyor. Böylece sağlık krizi, ekonomik ve siyasi sorunlarla iç içe geçiyor.

Salgının bugünkü boyutuna ulaşmasında uluslararası sağlık finansmanındaki gelişmelerin de etkisi tartışılıyor. Geçtiğimiz yıl Donald Trump yönetimi tarafından ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı USAID’in Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde bulaşıcı hastalıkların önlenmesi ve kontrolü için ayırdığı bütçede önemli kesintiler yapılmıştı. Uzmanlar, bu kesintilerin ülkenin sağlık altyapısını ve erken uyarı kapasitesini zayıflattığını ve bunun Ebola’ya müdahaleyi güçleştirdiğini savunuyor. Bu durum, özellikle hassas bölgelerde yaşanan sağlık krizlerinde uluslararası yardım mekanizmalarının ne kadar kritik olduğunu bir kez daha gösteriyor.

DSÖ Araştırma ve Geliştirme Planı Başkan Vekili Vasee Morphy de geçtiğimiz günlerde salgının mevcut müdahale kapasitesini aştığını belirterek uluslararası desteğin önemine dikkat çekti. Özellikle tedavi kapasitesinin artırılması, saha araştırmalarının yürütülmesi ve güvenli cenaze gömme uygulamalarının yaygınlaştırılması için daha fazla desteğe ihtiyaç duyuluyor. Kongo’daki Ebola salgını böylece bir halk sağlığı meselesi olmaktan çıkıyor. Zayıf sağlık sistemleri, yetersiz finansman, güvenlik sorunları ve uluslararası desteğe bağımlılık bir araya geldiğinde yerel bir salgın kısa sürede bölgesel bir sağlık krizine dönüşebiliyor.

Paylaş
XLinkedInWhatsApp
Bültene abone olun

Yeni yayınlar ve etkinlikler e-postanıza gelsin.