İsrail’in Suriye Politikası’nda Güvenlik Retoriği ve Kaos Üretimi

Geçtiğimiz günlerde İsrail, Suriye’nin Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafede yer alan Ebu el-Duhur Askeri Hava Üssü’nü hava saldırılarıyla vurdu. Saldırılar sonucunda pistler ve hangarlar ağır hasar gördü. Saldırıdan birkaç gün sonra Şam’ın batısındaki Beyt Cinn çevresinde düzenlenen drone saldırısı da sivillerin yaralanmasına yol açtı. Tüm bu gelişmeler, İsrail’in Suriye’nin istikrara kavuşmasına açıkça karşı bir pozisyon aldığını gösteriyor.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Türkiye’nin Ebu el-Duhur’a asker konuşlandırma hazırlığında olduğunu iddia ederek saldırıları meşrulaştırmaya çalıştı. Bu iddialara karşılık Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani, askeri üste herhangi bir Türk askeri yığınağı bulunmadığını, yalnızca zaman zaman ikili anlaşmalar kapsamında Türk subaylarının eğitim ve uzmanlık paylaşımı amacıyla üsse ziyaretler gerçekleştirdiğini açıkladı.
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack da Amerikan istihbaratının Türkiye’nin söz konusu askeri üsse yerleştiği iddialarını incelediğini ve iddiaların tamamen asılsız olduğunu açıkladı. Ayrıca Barrack saldırıyı İsrail’de seçimler yaklaşırken Türkiye’ye karşı gerçekleştirilmiş gereksiz bir tırmanış hamlesi olarak nitelendirdi.
Özellikle İsrail siyasetinde dış politikanın iç siyasi hesapların uzantısına dönüşebildiği bilinen bir gerçek. Seçimler yaklaşırken güvenlik söyleminin yükselmesi ve komşulara yönelik saldırıların artması, İsrail iç siyasetinde alışıldık bir yönteme dönüşmüş durumda. Bu nedenle sınırların ötesinde yükselen tansiyonu, İsrail’deki iç siyasi tartışmalardan bağımsız değerlendirmemek gerekiyor.
Abartılı tehditlerin ve askeri saldırıların iç siyasi malzeme olarak kullanıldığı bir gerçek olmakla birlikte, meseleyi yalnızca seçim hesaplarına indirgemek de yanlış olacaktır. Nitekim Beşar Esed rejiminin Aralık 2024’te devrilmesinden sonra İsrail’in Suriye politikası daha saldırgan bir çizgiye taşındı. İsrail, 1974 yılında imzalanan Kuvvetlerin Ayırımı Anlaşması’nın çöktüğünü ilan ederek Golan Tepeleri’ndeki BM denetimindeki tampon bölgeye girerek stratejik tepelerde pozisyon almıştı.
İsrail, Golan Tepeleri’ndeki işgalini sürdürmenin yanı sıra Suriye’nin güneyindeki Dera ve Kuneytire çevresinde 10 yeni askeri üs oluşturmuş durumda. İsrail askerlerinin devriyeler, kontrol noktaları, ev baskınları ve tarım arazilerinin çevrilmesi gibi yöntemlerle bölgedeki varlığını artırması, askeri müdahaleyi gündelik hayatın bir parçası haline getiriyor. Dolayısıyla yaşananları geçici güvenlik hamleleriyle açıklamak giderek zorlaşırken İsrail’in Suriye politikası daha yerleşik bir işgal politikasına işaret ediyor.
Aynı stratejinin bir diğer ayağı ise Suriye’nin askeri kapasitesini sınırlandırmak oldu. İsrail, Beşar Esed sonrası dönemde Suriye ordusunun silah stoklarını ve hava gücünü sürekli olarak hedef aldı. Böylelikle Suriye’nin güçlü bir ordu kurmasının, komşularıyla ittifaklar geliştirmesinin ve özellikle Türkiye ile yeni güvenlik işbirlikleri kurmasının önüne geçilmek isteniyor. İsrail’in gerçekten güvenlik mi aradığı, yoksa kendi güvenliğini çevresindeki ülkelerin kalıcı kırılganlığına mı bağladığı sorusu ise böyle anlarda daha da görünür hâle geliyor.
İsrail’in Suriye’de istikrarlı bir yönetim görmek istemediği gerçeği de bu çerçevede anlam kazanıyor. Zayıf, parçalı ve öngörülemez bir Suriye, İsrail açısından daha yönetilebilir bir bölgesel düzen olarak yorumlanıyor. Burada bölgesel istikrarsızlığın nasıl üretildiğine dikkat etmek önemli. İsrail’in güvenlik söylemi çoğu zaman tehdidi ortadan kaldırmayı vaat etse de uygulanan yöntemler çoğu kez yeni tehditlerin ortaya çıkabileceği ortamlar oluşturuyor.
Suriye’nin askeri kapasitesinin yok edilmesi, Suriye topraklarındaki fiili askeri varlığın genişletilmesi ve Türkiye ile ilişkilerin provoke edilmesi, bölgedeki istikrarsızlığı azaltma söyleminin aksine bölgede kaosu derinleştiriyor. İsrail kendi istikrarını bölgedeki diğer ülkelerin zayıflığı üzerinden tanımlamaya devam ettiği sürece kendisini de daha güvensiz bir bölgesel ortamın içinde bulması kaçınılmaz görünüyor.
Filin Yanında Uyumak: Kanada’nın ABD ile Ticaret Mücadelesi

1969 yılında dönemin ABD Başkanı Richard Nixon’ı Washington’da ziyaret eden Kanada Başbakanı Pierre Trudeau, Kanada’nın ABD ile ilişkisini bir fille uyumaya benzetmiş, fil ne kadar dost canlısı ve uysal olursa olsun filin yanındaki kişinin her kıpırtıyı ve homurtuyu hissedeceğini belirtmişti. İki ülke arasındaki kapasite farkına vurgu yapan bu benzetme bugün hala geçerliliğini koruyor, üstelik söz konusu fil pek de eskisi kadar dost canlısı değil.
İki ülke arasında Donald Trump’ın tekrar başkan seçilmesiyle alevlenen gerilimler, ticaret müzakerelerinin çökmesiyle şiddetlendi. Kanada Başbakanı Mark Carney, ABD’nin müzakerelerdeki son dakika taleplerini adaletsiz ve Kanada’nın egemenliğini zedeleyen şartlar olarak değerlendirdi ve masadan kalktı. Bunun ardından ABD, Kanada menşeli birçok ürüne %50 gümrük vergisi uygulama kararı aldı.
Bu vergiler şimdilik ABD’nin Kanada’dan ithalatının yaklaşık %5’ini kapsıyor olsa da önümüzdeki günlerde kapsamının genişlemesi bekleniyor. Yeni gümrük vergileri uygulanması beklenen başlıca alan ise otomotiv sektörü. Öyle ki Donald Trump, yılbaşından itibaren Kanada menşeli araç, otomotiv parçası ve çelik üzerindeki gümrük vergilerinin %50’ye çıkarılabileceğini açıkladı.
Kanada ise “doları dolarına” karşılık verecek misilleme tarifelerini 8 Eylül’de yürürlüğe sokmayı planlıyor. Çelikten süt ürünlerine, beyaz eşyadan tarım aletlerine uzanan listenin ara seçimler yaklaşırken Amerikan eyaletlerindeki üreticileri doğrudan etkilemesi bekleniyor. Ticaret savaşının böylece sınırın iki tarafında da siyasi maliyetlerle sonuçlanacağı şimdiden görülebiliyor.
Kuzey Amerika’nın iki büyük ülkesinin pazarlık masasında savunduğu tezler de birbirinden oldukça farklı. ABD; çelik, alüminyum, kereste ve otomotivde taviz isterken Kanada’nın yerli malı korumacılığını ve Fransızca etiketleme gibi kültürel politikalarını gevşetmesini talep ediyor. Kanada ise iki dilliliği, kültürel politikaları ve temel sanayi sektörlerindeki egemenliğini pazarlık konusu yapmıyor.
Hal böyle olunca mesele ekonomik ve ticari ilişkilerin ötesinde hangi ülkenin kendi ekonomik ve kültürel kurallarını belirleme hakkına sahip olduğu sorusu etrafında bir egemenlik meselesi olarak ele alınıyor. Ticaret tartışmasının arkasındaki güç ilişkisi de siyasi söylem sertleştikçe daha görünür hale geliyor. Trump, Kanada’nın ABD’ye ihtiyaç duyduğunu savunurken zaman zaman ülkeyi 51. eyalet olarak konumlandıran ifadeler dahi kullanıyor.
Kanada tarafında ise Başbakan Carney, ABD’nin imzasının artık kurşun kalemle atıldığını, yani her alanda güvenilirliğinin sorgulanması gerektiğini söylüyor. Bu karşılıklı retorik, Kanada açısından yeni bir dönemin işaretini, ABD’ye bağımlı bir komşu olmak yerine daha fazla seçenek üretme stratejisini tartışmaya açıyor. Dolayısıyla Kanada’nın ABD’ye karşı ekonomik baskı üretecek bir gücü bulunup bulunmadığı dikkatle incelenmesi gerekiyor.
Kağıt üzerinde Kanada’nın pazarlık gücü sanıldığından daha yüksek. Kanada, 26 ABD eyaletinin en büyük müşterisi, 50 eyaletin 45’inde ise ilk üç pazar arasında bulunuyor. Dahası, Kanada’nın ihracatının yaklaşık %70’i ABD’ye gidiyor olsa da enerji alanındaki ilişkilerde Kanada’nın avantajı bulunuyor. Nitekim Kanada, ABD’nin doğalgaz ve elektrik ithalatının büyük bölümünü, ham petrol ithalatının da yaklaşık %60’ını sağlıyor. Dolayısıyla sınırın iki tarafında da vazgeçilmez görünen bir ekonomik bağ bulunuyor.
Kanada bugünlerde ABD’ye olan bağımlılığını çeşitlendirerek pazarlık gücünü artırma çabasında. Bu bağlamda Avrupa Birliği ile daha derin bir güvenlik ve ekonomik ortaklık kurmak amacıyla müzakerelere başlanması planlanıyor. Bu hamle ABD pazarının yerine başka bir pazar koymaktan ziyade Kanada’nın gelecekteki seçeneklerini artırma girişimi olarak okunuyor.
Kanadalıların ABD’nin ticari baskılarına yönelik tepkileri de hükümetin daha net adımlar atmasını kolaylaştırıyor. Ülkede ABD ürünlerine yönelik boykotlar büyürken, bazı eyaletlerde ABD menşeli alkollü içkiler raflarından kaldırdı; ABD’nin Kanada’ya alkollü içecek ihracatı %70’in üzerinde geriledi. Kanadalıların ABD seyahatlerinden kaçınmasıyla ABD’nin yaklaşık 3,3 milyar dolar gelir kaybettiği düşünülüyor.
Angus Reid Enstitüsü tarafından yayımlanan araştırmaya göre Kanadalıların %76’sı, hükümetin müzakerelerden çekilmesinin doğru karar olduğunu düşünüyor ve bu hamleyi destekliyor. Muhalefet ve diğer siyasi aktörlerin büyük ölçüde ortak bir cephe görüntüsü vermesi bu noktada önemli. Öyle ki Kanada, ekonomik olarak güçlü komşusuyla mücadele ederken gümrük vergilerinin ötesinde kendi siyasi özerkliğinin sınırlarını savunuyor.
Sudan’da Etkisini Artıran İç Savaş ve İnsanlık Krizi

Sudan’ın Kordofan bölgesinde şiddetlenen iç savaş neticesinde 200 binden fazla kişi yerinden edildi. 2025’in sonlarından itibaren çatışmaların bölgede yoğunlaşması ve yaz aylarında sağanak yağışların (Kharif dönemi) sebep olduğu seller, Sudan halkı için çifte felaket anlamına geliyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Göç Örgütü’ne göre Sudan dünyanın en büyük yerinden edilme krizlerinden birine sahne oluyor.
2019’da ülkeyi 30 yıldır yöneten Ömer El-Beşir bir darbe ile devrilmiş, darbenin en önemli aktörlerinden paramiliter bir güç olan Hızlı Destek Kuvvetlerinin (HDK) Sudan ordusuna entegrasyonu konusunda çıkan anlaşmazlık, Nisan 2023’te iç savaşa dönüşmüştü. Savaşın başlangıç noktası olan başkent Hartum’da HDK oldukça etkiliydi fakat Nisan 2025’te başkentin kontrolünün Sudan ordusu tarafından yeniden sağlanmasının ardından savaşın ağırlık merkezi batıya kaydı.
Savaşın mevcut durumuna bakıldığında, Sudan ordusu ülkenin merkez ve doğusuna hakimken HDK ise batıdaki Darfur bölgesine etkin konumda. İki hakimiyet bölgesinin ortasında kalan Kordofan’da ise çatışmalar sürüyor. Son günlerde HDK, Kuzey Kordofan eyaletinin başkenti El-Ubeyd’e yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı. Şehrin önemi, HDK kontrolündeki Darfur bölgesi ile Sudan’ın merkezini bağlayan ülkenin kritik ticari merkezlerinden biri olmasının yanı sıra askeri harekatlar ve insani yardımlar için önemli bir ikmal hattı olmasından ileri geliyor. Dolayısıyla, El-Ubeyd’in düşmesi HDK’nin doğuya hareket alanını genişletmesine imkan tanıyabilir.
Kordofan’da çatışmaların yoğunlaşması tarafların askeri ve siyasi dengelerin yanı sıra siviller için de önemli sonuçlar doğuruyor. Birleşmiş Milletler, savaşın elektrik ile su altyapılarına zarar verdiğini, enerji ile gıda tedarikini kesintiye uğrattığını belirtiyor. Bu altyapı tahribatı temiz su ve gıdaya erişimin kısıtlanmasına sebep olup günlük yaşamı kötüleştirirken savaş nedeniyle yerinden edilen nüfusun temel hizmetlere erişimini daha da zorlaştırıyor. Böylece çatışmanın yarattığı güvenlik tehdidi, altyapı ve temel hizmetlerin aksamasıyla daha büyük bir insani krize dönüşüyor. Bu yaşam koşulları milyonlarca insanı iç veya dış göçe mecbur bırakıyor. BM Uluslararası Göç Örgütü’ne göre Mart 2026 itibarıyla 4,9 milyonu 18 yaş altında olmak üzere 8,9 milyon Sudanlı yerinden edilmiş durumda.
Sudan’daki göç hareketliliği sadece insanların evlerini terk ettiği tek yönlü bir süreç değil. Ülkenin bazı bölgelerinde çatışmaların azalmasıyla birlikte geri dönüşler de yaşanıyor. BM Uluslararası Göç Örgütü’nün Haziran 2026 verilerine göre yaklaşık 4,65 milyon kişi evlerine geri dönmüş durumda. Hartum ve ülkenin bazı merkezi bölgelerinde güvenliğin görece artması bölgeye geri dönüşleri mümkün kılarken Kordofan ve Darfur gibi bölgelerde yoğunlaşan savaş, bölgede yeni bir yerinden edilme dalgası yaratıyor.
Tüm bunlara rağmen Sudan’da gerçekleşen geri dönüşler insani krizin sona erdiği anlamına gelmiyor. Evlerine geri dönen nüfusun önemli bir bölümü çatışmalar sırasında zarar gören yerleşimlere dönmek durumunda kalırken altyapı ve kamu hizmetlerinin yeniden işler hale getirilme sürecinde yaşanan aksaklıklar önemli bir sorun olarak kalmaya devam ediyor.
Sudan’da savaşın geleceğine ilişkin mevcut değerlendirmeler ise çatışmanın kısa vadede kesin bir askeri sonuçla bitmesinden ziyade farklı senaryoların mümkün olduğuna işaret ediyor. Mevcut değerlendirmelerde savaşın üçüncü yılı tarafların kesin bir zafer elde edemediği bir çıkmaz dönemi olarak nitelendirilirken önümüzdeki süreçte de mevcut kilitlenmenin devam etmesi muhtemel. Bu senaryoda, savaşın sürmesi ülkenin ekonomik ve insani koşullarını daha da kötüleştirebilir. Ayrıca HDK’nın ülkenin batısında alternatif bir hükümet sistemi kurma girişimleri, Sudan’daki bölünmenin derinleşmesi ihtimalini gündeme getiriyor.
