Gri Bölge #5
#5
Güvenlik ve Strateji Araştırmaları Programı1 Ekim 2025
Vergi Muafiyetinden Savaş Ekonomisine -Vize Duvarları Küreselleşmenin Sonunu mu Getiriyor? -Dijital Çağın Görünmez Cepheleri

Gri Bölge #5

Vergi Muafiyetinden Savaş Ekonomisine

Gazze’de işlenen savaş suçlarını soruşturmak üzere Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICC) destek veren üç Filistinli sivil toplum kuruluşu, geçtiğimiz günlerde ABD’nin yaptırım listesine alındı. Bir yandan Filistinli kuruluşlar uluslararası hukuka başvurdukları için cezalandırılırken diğer yandan ABD’de soykırımı fonlayan ve işgali ayakta tutan vakıflar serbestçe faaliyet göstermeye devam ediyor.

“501(c)(3)” statüsü bu noktada kritik bir rol oynamakta. ABD yasalarına göre “hayır kurumları” olarak bilinen bu kategoriye giren dernek ve vakıflara yapılan bağışlar vergi muafiyetinden yararlanıyor. Ancak sivil toplumu güçlendirmek için tasarlanmış görünen bu sistem, pratikte İsrail ordusuna ekipman sağlayan ve yasa dışı yerleşimleri fonlayan vakıfları ödüllendiren bir mekanizmaya dönüşmüş durumda. Böylece adalet talep edenler susturulurken soykırımı destekleyen vakıflar hem vergi avantajıyla teşvik ediliyor hem de hayır işi kılıfıyla meşruiyet kazanıyor.

Örneğin American Friends of Judea and Samaria (AFJS) isimli sivil toplum kuruluşu 2023 yılında 137.525 dolar bağış toplarken bu bağışlarla İsrail ordusuna termal dron, kask ve çelik yelek gibi askeri malzemeler sağladı. Friends of Paratrooper Sniper Unit 202 isimli kuruluş ise Gazze’de silahsız Filistinlilere ateş açmakla bilinen keskin nişancı birliğini desteklemek için 300.000 dolardan fazla topladı. Worldwide Friends Foundation ise 2023 yılında tek başına 12 milyon dolardan fazla bağış toplayarak “ileri teknoloji çözümleri” adı altında termal kameralarla donatılmış insansız hava araçları satın alarak İsrail ordusuna hibe etti. Bu örnekler, ABD’de hayırseverlik adı altında İsrail’in savaş makinesine akan paraların işgali ve soykırımı nasıl kalıcı hale getirdiğini açıkça gösteriyor.

Kaynak: WikiMedia

ABD merkezli vakıfların bir diğer faaliyet alanı da İsrail ordusuna yabancı asker devşirmek. “Yalnız asker” (lone soldier) adı verilen özel statüyle İsrail ile doğrudan bir bağı olmayan gençler dünyanın dört bir yanından getirilerek cepheye sürülüyor. Nitekim, 2002–2020 yılları arasında her yıl yaklaşık 3000 ila 4000 gönüllü bu mekanizma üzerinden İsrail ordusuna katılırken 7 Ekim 2023 sonrasında sadece ABD’den İsrail ordusuna en az 7000 gönüllü katıldı. ABD’de en az 20 “hayır kurumu” gönüllü asker kampanyalarına fon sağlıyorken bu programlara aktarılan toplam miktar ise 2023 yılında 8,8 milyon dolar olarak kaydedildi. İsrail’in askerlik sisteminde sıkıntılar yaşadığı bir dönemde bu vakıflar, dünyanın dört bir yanından gönüllüleri finanse ederek soykırımı hem insan gücüyle hem de ekonomik kaynaklarla beslemeyi sürdürüyor.

“Hayırseverlik” adı altında aktarılan bağışlar yasa dışı yerleşimleri de doğrudan besliyor. Örneğin ABD merkezli Israel Central Fund, Filistinli ailelerin yerlerinden edilmesini ve onların boşalttığı evlere İsrailli yerleşimcilerin yerleştirilmesini finanse ediyor. Böylece bağış adı altında toplanan her dolar, bir ailenin yuvasından edilmesine, mahallelerin sistematik biçimde boşaltılmasına ve Filistin’in demografik yapısının zorla değiştirilmesine hizmet ediyor. “Hayırseverlik” kılıfı altında yürütülen bu mekanizma, aslında yerleşimci sömürgeciliğinin bir aracı haline gelmiş durumda.

Filistin’deki işgal ABD merkezli vakıflar aracılığıyla “sivil gönüllülük” kisvesi altında da meşrulaştırılıyor. Hristiyan Siyonist örgüt HaYovel yasa dışı yerleşimlerde tarım, itfaiye ve devriye gibi alanlarda gönüllülük programları düzenleyerek katılımcıları işgalin gündelik pratiğine dahil ediyor. Bu faaliyetler, işgal altındaki topraklarda “yardım” görüntüsü verirken gerçekte yerleşimci varlığını sağlamlaştırıyor. Üstelik örgüt, “Operation Ittai” kampanyasıyla gece görüş dürbünleri, koruyucu yelekler, dronlar ve kasklar satın alarak sivil yardım adı altında doğrudan İsrail’in askeri kapasitesini de güçlendiriyor. Böylece turizm, gönüllülük ve hayırseverlik birer propaganda aracına dönüşerek işgali normalleştiriyor ve soykırıma lojistik destek sağlıyor.

İşgali meşrulaştırmanın bir diğer yolu da Amerikan siyasetinin kalbine doğrudan nüfuz etmek. American Israel Education Foundation (AIEF), 2023’te 20’den fazla Demokrat vekili işgal altındaki yerleşimlere götürerek karar alıcıları sahada ikna etmeyi hedefledi. Bu geziler, diplomatik bilgilendirme turlarının ötesinde işgalin propagandasını doğrudan ABD siyasetçilerinin gözleri önünde sahneleme girişimiydi. Fonlanan seyahatlerin boyutu da çarpıcı. Nitekim, Rhode Island Senato Azınlık Lideri Jessica de la Cruz’a seyahat için sağlanan 15.000 dolarlık destek neredeyse yıllık maaşına denk geliyor.

“İnsani yardım” söylemi ise soykırımın üzerini örten kılıflardan biri. İsrail tarafından desteklenen Gaza Humanitarian Foundation, fonlarının nasıl ve kimlere aktarıldığına dair ciddi soru işaretleriyle gündeme geliyor. Buna rağmen ABD Dışişleri Bakanlığı, bu tartışmalı kuruma halihazırda 30 milyon dolar tahsis etti. Kuruluşun başında ise İsrail’e desteği ile bilinen evanjelik hareketin önde gelen isimlerinden Trump’ın eski danışmanı Johnnie Moore bulunuyor. Bu durum, insani yardım etiketiyle sunulan fonların aslında politik ve ideolojik çıkarların bir uzantısı olarak işlev gördüğünü, Gazze’deki insani krizi hafifletmek yerine işgali meşrulaştıran bir maskeye dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Tüm bu örnekler münferit olarak çarpıcı olsa da toplamda ortaya çıkan tablo çok daha sarsıcı. 2009–2013 yılları arasında ABD’deki vakıflar İsrail’deki yerleşim örgütlerine 220 milyon dolardan fazla aktardı. Bu sayı, sistematik ve kurumsallaşmış bir finans akışının göstergesi. Dahası, 7 Ekim sonrasında başlayan savaşla birlikte bu fonların daha da arttığı biliniyor. ABD’de özellikle son yıllarda İsrail’e yönelik bağış kampanyaları hızla çoğalırken milyonlarca dolar; yeni silah, teknolojik ekipman ve yerleşimci projeleri için seferber edildi. Üstelik tüm bu akış, 501(c)(3) statüsünün sağladığı vergi muafiyeti sayesinde teşvik ediliyor. Bir diğer deyişle Amerikan vergi sistemi, Filistinlilerin yıkımına doğrudan kaynak sağlayan bu sömürgeci finans ağını fiilen sübvanse ediyor.

Amerikan vakıflarının işgali besleyen fon akışına küresel şirketler de dahil olmuş durumda. Örneğin dünyanın en büyük teknoloji devlerinden Apple, çalışanlarının İsrail yanlısı vakıflara yaptığı bağışları “eşleştirerek” (price-matching) katlıyor. Yani Apple çalışanlarının yaptığı her bağış miktarınca Apple da aynı vakıflara aynı miktarlarda bağışta bulunuyor. Bunun sonucunda bu bağışlar ikiye katlanarak işgalin finansmanına dönüştürülüyor. Bu mekanizma, özel sektörün de işgal politikalarını dolaylı biçimde güçlendirdiğini ve küresel sermayenin Filistin’deki yıkımı fiilen desteklediğini açıkça gösteriyor.

Vize Duvarları Küreselleşmenin Sonunu mu Getiriyor?

Geçtiğimiz hafta Trump yönetimi, ABD’nin teknoloji sektörünün kalbi sayılan H-1B vizelerine 100.000 dolarlık dudak uçuklatan bir ücret getirdi. 1990’dan bu yana yürürlükte olan program, özellikle Hindistan ve Çin’den gelen mühendis, yazılımcı ve bilim insanlarını ABD’ye çekerek Silikon Vadisi’nin büyümesine katkı sağlamıştı. Soğuk Savaş’ın bitişiyle birlikte küreselleşmenin hız kazanarak sermaye, emek ve bilginin sınırları aşan akışının güçlendiği bir dönemde doğan bu program, ABD’nin küresel üstünlüğünü de pekiştiren bir etkiye sahipti. Ancak bugün alınan karar, o dönemin küreselleşme eğiliminin giderek daha sert politikalarla daraltıldığını gösteriyor.

H-1B programı, 1990’da Başkan George H.W. Bush’un imzaladığı Göçmenlik Yasası ile yürürlüğe girmişti. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ivmelenen küreselleşmeden yararlanarak bilim, mühendislik ve eğitim alanlarında iş gücü açığını kapatma amacıyla hayata geçirilen program, Silikon Vadisi’nin devasa ölçekte büyümesinde de kritik bir rol oynayarak uzun yıllar boyunca ABD’nin küresel teknoloji üstünlüğünü destekleyen en önemli araçlardan biri oldu.

Bugün küreselleşmenin sonunun geldiğine dair tartışmalar sürerken aynı program, devletlerin sertleşen sınır politikalarının hedefinde. Trump yönetiminin aldığı bu karar, göçmenlere karşı artan baskılarla birlikte değerlendirildiğinde şirketlerin küresel yetenek havuzuna erişimini pahalılaştırarak ABD’nin rekabet gücünü zayıflatma riski taşıyor. Programın ilk çıkış noktası olan uzman açığını kapatma misyonu ile bugünkü kısıtlamalar arasındaki çelişki, küreselleşmenin yön değiştirdiğini açıkça gösterir nitelikte.

Kaynak: Reuters

Bu düzenlemenin etkileri yalnızca ABD ile sınırlı değil. 2025’te onaylanan H-1B vizelerinin yüzde 70’inden fazlası Hindistan vatandaşlarına verilmişti. Artan vize ücretleri nedeniyle Hindistan ekonomisi göçmen gönderilerinde (remittance) daralma riskiyle karşı karşıya. Nitekim Dünya Bankası verilerine göre Hindistan uzun süredir dünyanın en yüksek göçmen gönderi (remittance) hacmine sahip ülkesi. Başta ABD olmak üzere yurt dışında yaşayan Hintliler elde ettikleri gelirleri ailelerine göndererek Hindistan’da eğitime ve sağlığa kadar geniş bir tüketim zincirini finanse ediyordu. Dolayısıyla ABD’nin H-1B politikasındaki değişiklikler, Hindistan için doğrudan makroekonomik bir kırılganlık anlamına geliyor.

Bu kırılma aynı zamanda küreselleşmenin sağladığı karşılıklı bağımlılıkların ne kadar hassas olduğunu gözler önüne seriyor. Bir ülkede alınan bir karar, binlerce kilometre ötede hanelerin geçimini ve ulusal ekonomilerin gidişatını doğrudan etkileyebiliyor. Küreselleşmenin inşa ettiği görünmez ekonomik bağlar, sıkılaşan küreselleşme karşıtı devlet politikalarıyla hızla kopabiliyorken bu durum toplumların gelecek algısında da bir güvensizlik oluşturuyor. Sonuç olarak geçmişte istikrarlı görünen “serbest dolaşım” vaadi, bugün giderek devletlerin stratejik hesaplarına ve politik tercihlerine bağlı hale geliyor.

Trump yönetimi H-1B vizesinin yanı sıra uluslararası öğrencilerle de yeni sınırlamalar getirmeyi planlıyor. İç Güvenlik Bakanlığı’nın (DHS) açıkladığı düzenlemeye göre yabancı öğrenci ve değişim programı vizeleri en fazla 4 yıl ile sınırlandırılacak. Oysa mevcut uygulamada bu vizeler, öğrenciler eğitim ve vize koşullarına uydukları sürece geçerliliğini koruyordu. Yeni kuralla birlikte yabancı gazeteciler için de süreler azami 240 güne inerken bu sayı Çin vatandaşları için ise sadece 90 güne kadar düşürüldü.

Bu değişiklik ve Filistin destekçisi öğrencilerin yoğun baskılarla karşılaşması, ABD’nin yükseköğretimdeki küresel cazibesini zayıflatma riski taşıyor. Dünyanın en iyi üniversitelerine ev sahipliği yapan ABD, uzun yıllar boyunca binlerce öğrenci için ilk tercih olmuştu. Ancak vizelerin kısıtlanması öğrencilerin eğitim planlarını belirsizleştiriyor, üniversitelerin uluslararası öğrenci gelirlerini tehdit ediyor ve ülkenin “açık bilgi toplumu” imajını sarsıyor. Sonuçta bu adım, küresel bilgi ve akademi dolaşımında da küreselleşmeye karşı yeni bariyerler inşa edildiğini gösteriyor.

Filistinli öğrenciler için durum çok daha ağır. Kabul mektupları ve tam burs almış olsalar bile Filistinli öğrenciler için ABD vizesi almak fiili olarak imkansız halde. Yani kapı, daha açılmadan yüzlerine kapanıyor. Bu durum, Gazze’de soykırım sürerken ve eğitim kurumları bombalanırken Filistinlilerin ABD’de eğitim hakkının da fiilen ortadan kalktığını gözler önüne sermekte. Kısacası soykırım, tüm zorluklara rağmen bir şekilde hayatta kalabilmeyi başarabilen Filistinli gençlerin dünyaya açılan tek penceresini de hedef alıyor.

Sonuçta ortaya çıkan tablo küreselleşme alanında çok daha derin bir dönüşümün işareti. 1990’ların serbest dolaşım ve küresel entegrasyon vaadi, bugün yerini devletlerin stratejik çıkarlarını önceleyen sert sınır politikalarına bırakıyor. H-1B’den öğrenci vizelerine kadar uzanan kısıtlamalar, bilgi ve emeğin küresel akışını daraltarak “küreselleşmenin altın çağının” kapanmakta olduğunu göstermekte.

Dijital Çağın Görünmez Cepheleri

Geçtiğimiz günlerde Avrupa’da yaşanan gelişmeler, siber güvenliğin doğrudan güvenlik ve toplumsal düzenin temel unsurlarından biri olduğunu tekrar gözler önüne serdi. Collins Aerospace şirketine yapılan siber saldırılar tüm Avrupa’da uçuşların aksamasına neden olurken benzer bir saldırı Rus havayolu şirketi Aeroflot’u da hedef aldı. Bunların yanı sıra Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in uçağının GPS sinyallerinin saldırıya uğraması siber müdahalelerin ulaşabileceği noktaları bir kez daha göz önüne serdi.

ABD merkezli havacılık şirketi Collins Aerospace’in check-in, bagaj ve biniş işlemlerini yöneten MUSE yazılımına yapılan saldırı, Avrupa’nın en yoğun havalimanlarında büyük çaplı kesintilere yol açtı. Brüksel’de uçuşların yüzde 88’i, Londra Heathrow’da yüzde 90’ı ve Berlin’de yüzde 94’ü aksadı. Sistemlerin manuel işleyişe dönmesi uzun kuyruklara ve iptallere neden olurken bu saldırı tek bir yazılım şirketinin hedef alınmasının kıta çapında ulaşımı nasıl felce uğrattığını gözler önüne serdi.

Kaynak: AP

Rusya’nın havayolu şirketi Aeroflot’a yapılan saldırı ise bu tablonun başka bir yüzünü açığa çıkardı. Avrupa’daki saldırılar Rusya kaynaklı şüpheleri gündeme getirirken Ukraynalı bir hacker grup tarafından Aeroflot’un hedef alınması, siber savaşın karşılıklı ve sınırsız bir cepheye dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bu durum, dijital alanın artık çatışmaların görünmez cephesi haline geldiğini ve her iptal edilen uçuşun aynı zamanda politik bir mesaj taşıyabileceğini hatırlatıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in uçağının Bulgaristan semalarındayken GPS sinyallerinin hedef alınması ise siber müdahalelerin ulaştığı boyutu gösteren en çarpıcı örneklerden biri oldu. Bu gelişme, en üst düzey siyasi aktörlerin güvenliğinin dahi doğrudan risk altında olduğunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla dijital güvenlik, ulusal güvenlik anlayışının merkezine giderek daha fazla yerleşirken özellikle havacılık sektörü görünmez bir siber savaş alanına dönüşüyor.

Ursula von der Leyen’in uçağına yönelik siber saldırı girişimi münferit bir olay olmaktan ziyade daha geniş bir güvenlik açığının parçası olarak görülebilir. Son dönemde özellikle Baltık bölgesinde yer alan Estonya, Letonya ve Litvanya hava sahasında binlerce sinyal bozma vakası kaydedildi. İngiltere’nin eski Savunma Bakanı Grant Shapps’ı taşıyan uçağın Rusya’ya ait Kaliningrad yakınlarında sinyal bozuculara maruz kalması ve Finlandiya hava yolu şirketi FinnAir’ın bazı Estonya uçuşlarını sinyal bozucular nedeniyle iptal etmesi bu tehditlerin sistematik bir hal aldığını gösteriyor.

Saldırıların etkileri yalnızca havacılıkla da sınırlı değil. Almanya’da şirketlerin %28’i yaşadığı saldırıları yabancı istihbarat servislerine bağlarken bunların %46’sının Rusya ve Çin kaynaklı olduğu raporlandı. Polonya’da ise kritik altyapı sistemleri her gün 20 ila 50 siber saldırıya uğrarken bu saldırılar zaman zaman sağlık sisteminin kapanmasına ve tıbbi verilerin çalınmasına neden oluyor.

Veriler de bu durumu destekliyor. NATO ülkeleri, 2022 yılında 2020’ye kıyasla Rusya bağlantılı siber saldırılarda %300 artış kaydederken AB’de ise 2023’ün son çeyreğinden 2024’ün ilk çeyreğine kadarlık süre zarfında birçoğu Rusya bağlantılı olan hacktivist saldırıların iki katına çıktığını açıkladı. Bu yükseliş, siber saldırıların artık kalıcı ve büyüyen bir güvenlik tehdidi olduğunu ortaya koyar nitelikte.

Norveç’te Ağustos ayında yaşanan baraj vakası ise siber saldırıların potansiyel yıkıcılığını gözler önüne serdi. Rusya bağlantılı olduğu düşünülen hackerlar bir barajın kontrolünü ele geçirerek kapakları dört saat boyunca açık bıraktı. Bu olay, enerji ve altyapı sistemlerinin de görünmez bir siber savaş alanına dönüştüğünü kanıtlıyor. Böylece siber güvenlik, Avrupa’da ulusal güvenlik tartışmalarının merkezine otururken her yeni saldırı dijital alanın ne denli stratejik bir cepheye dönüştüğünü bir kez daha gösteriyor.

Rusya’nın desteklediği iddia edilen gruplar Avrupa’nın dört bir yanında yaşanan siber saldırı vakalarından sorumlu tutuluyor. Bu gruplardan en aktif olanlarından birisi olan NoName057(16), 2022’den bu yana NATO müttefiklerine yönelik 1500’den fazla siber saldırı gerçekleştirdi. Hacker grubu Almanya’da 250’den fazla kurum ve şirketi hedef aldı, İsveç kurumlarının ve bankalarının sistemlerini çökertti ve Japonya’da lojistik ve gemi inşa sektörünü dahi aksattı. Haziran ayında düzenlenen NATO Zirvesi’yle bağlantılı kurumlara yönelttiği saldırılar ise dijital alanın uluslararası diplomasiyi doğrudan etkileyebilecek bir cepheye dönüştüğünü bir kez daha gözler önüne serdi.

Tüm bu vakalar, siber saldırıların artık münferit olaylar ya da teknik aksaklıklar olarak görülemeyeceğini açıkça ortaya koyuyor. Avrupa’nın en büyük havalimanlarından enerji altyapılarına, hükümet temsilcilerinden özel şirketlere kadar geniş bir yelpazede yaşanan saldırılar, dijital güvenliğin doğrudan toplumsal istikrar ve ulusal güvenlik meselesine dönüştüğünü gösteriyor.

Asıl çarpıcı olan ise bu saldırıların görünmezliği. Ne bir patlama sesi duyuluyor ne de sınırda devasa tanklar ilerliyor. Bu da modern çağın savaş alanında fiziksel cephelerin yanında bir de siber uzay cephesinin açıldığını kanıtlıyor. Bu durum uluslararası toplumun siber savaşın kuralsız ve sınır tanımaz doğasıyla nasıl baş edeceği gibi yeni soru işaretlerini de ortaya çıkarıyor. Bu sorulara verilecek yanıtlar ise gelecekte güvenlik anlayışının hangi yönde evrileceği konusunda belirleyici olacak.

Paylaş
XLinkedInWhatsApp
Bültene abone olun

Yeni yayınlar ve etkinlikler e-postanıza gelsin.