Gri Bölge #10
#10
Güvenlik ve Strateji Araştırmaları Programı5 Kasım 2025
-Siyaset Laboratuvarında Yeni Deneyler -Ukrayna Savaşı Dördüncü Kışında -Suriye Savaşı’nın (Ekonomik) Bedeli

Gri Bölge #10

Siyaset Laboratuvarında Yeni Deneyler

Geçtiğimiz günlerde Çekya ve Japonya’da yapılan seçimlerde, Donald Trump’ın siyaset tarzına benzer yönleriyle dikkat çeken liderlerin zafer kazanmasının ardından bu eğilime karşılık olabilecek iki önemli seçim daha gerçekleşti. New York’ta Demokrat Parti’nin adayı Zohran Mamdani, Hollanda’da ise sosyal liberal D66 Partisi sandıktan galibiyetle çıktı.

Bu iki gelişme, dünya siyasetinde yaşanan temsiliyet krizine verilen farklı yanıtları temsil ediyor. Klasik ideolojilerin etkisini giderek yitirmesiyle birlikte köklü partilerin standartlaşmış söylemleri uzun süredir seçmeni ikna etmekte yetersiz kalıyordu. Bu temsil boşluğunu, başta Trump olmak üzere, keskin söylemlerle öne çıkan liderler doldururken liberaller ve sol partiler, halkla doğrudan temas kuramadan bu yükselişe karşı koymaya çalışmaktaydı.

Ancak New York ve Hollanda’daki son seçimler, tabloyu bir ölçüde değiştirdi. Sosyal medyayı etkin kullanan, ekonomik sıkıntılarla doğrudan temas kuran “yeni nesil” liderlerin sahneye çıkışı, mevcut dengeyi sarsabilecek yeni bir dönemin habercisi olabilir. Bu liderler, geleneksel siyaset kalıplarını zorlayarak hem seçmenle daha doğrudan bağ kuruyor hem de alternatif bir temsil biçimi inşa etmeye aday görünüyor.

New York’ta belediye başkanlığı seçimini, Uganda doğumlu Hint asıllı Şii Müslüman bir demokrat sosyalist olan Zohran Mamdani kazandı. Cumhuriyetçi aday Curtis Sliwa’yı ve Demokrat Parti ön seçimlerinde kaybettikten sonra bağımsız olarak yarışan eski vali Andrew Cuomo’yu geride bırakan Mamdani, 1892’den bu yana New York’un en genç belediye başkanı oldu.

Kaynak: Zohran Mamdani for NYC

Yüzde 50 civarında oy alan Mamdani, sosyal medyayı yoğun biçimde kullandığı kampanyasında özellikle konut krizine ve gelir eşitsizliğine odaklandı. Kira artışlarının dondurulması ve ücretsiz toplu taşıma gibi somut vaatlerle geniş bir seçmen tabanına Mamdani’nin Donald Trump tarafından “komünist” olarak nitelendirilip federal fonların kesilmesiyle tehdit edilmesi ise Amerikan siyasetinde süregelen kutuplaşmanın son örneği olarak öne çıkıyor.

Hollanda’da ise liberal sosyal demokrat D66 Partisi seçimlerde birinci parti oldu. Seçimlere favori olarak giren ve İslam karşıtlığıyla bilinen Geert Wilders’ın önünde yarışı tamamlayan D66 lideri Rob Jetten, siyaset sahnesinde dikkatleri üzerine çekiyor. Avrupa yanlısı politikaları, konut ve iklim alanındaki reformist söylemi ve özellikle genç seçmenlere hitap eden iletişim tarzıyla öne çıkan 37 yaşındaki Jetten, Hollanda tarihinin en genç başbakanı olarak göreve başlayacak.

Jetten, kampanyasında konut krizine özel bir vurgu yaparak yılda 100.000 yeni konut inşa edilmesini, göçmen entegrasyon programlarına yatırım yapılmasını ve Avrupa Birliği ile işbirliğinin güçlendirilmesini hedefledi. İletişim tarzında ise klasik siyasetten farklı bir yöntem izleyip TikTok ve Instagram’da aktif biçimde içerik üreterek kısa videolar ve sade anlatımlarla genç seçmene doğrudan ulaşmayı başardı.

Zohran Mamdani ve Rob Jetten farklı ideolojik geleneklerden geliyor olsalar da her ikisi de aynı temsil krizine benzer yollarla yanıt veriyor. Her iki ismin de geleneksel siyaset ile dijital çağ arasındaki mesafeyi kapattığı söylenebilir. Bu iki isim, “popülist sağ” olarak adlandırılan liderlerin karşısında konumlanan politik hareketlerin halkla ilişki kurmakta zorlandığı bir dönemde mizahı, güncelliği ve doğrudanlığı öne çıkararak TikTok videoları aracılığıyla genç seçmenlere ulaşmayı başardılar.

Bugün dünyanın farklı köşelerinde seçmenler, ideolojik aidiyetlerden ziyade temas ve temsil duygusunu arıyor. İnsanlar, parti kimliklerinden öte kendilerini gerçekten duyan ve gündelik hayatlarının sorunlarına dokunan siyasetçilere yöneliyor. Bugüne kadar bu eğilimin karşılığını daha çok Trump ve benzeri liderler alırken liberal ve sol gruplar genellikle bu akımın dışında kalmakta ve halkın gerçek sorunlarından uzak yapay gündemlerle oyalanmakla suçlanıyorlardı.

Zohran Mamdani ve Rob Jetten dünyanın farklı yerlerinde yükselen “popülist akıma” karşı kendi siyasal eğilimlerini yeniden halkla buluşturmak konusunda şimdilik başarılı görünüyor. Bu iki lider, seçmenleri küçümseyen ve seçmenlerin gerçek dertlerinden uzak bir siyaset anlayışının aksine onları anlamaya ve onlarla doğrudan temas kurmaya çalışıyor. Bu bağlamda, içinde bulunduğumuz dönem, klasik ideolojik sınırların zayıflarken yeni temsil ve etki biçimlerinin denendiği bir laboratuvar işlevi görüyor.

Ukrayna Savaşı Dördüncü Kışında

Ukrayna, savaşın dördüncü kışına girerken çatışmaların ağırlık merkezi giderek enerji altyapısına kaymış durumda. Her saldırı askeri hedeflerin yanı sıra elektrik şebekelerini, gaz hatlarını ve üretim tesislerini de etkiliyor. Şehirler sık sık karanlığa gömülürken enerji kesintileri artık savaşın olağan bir parçası haline gelmiş durumda. Modern savaşlarda cephe hattı enerji ağlarının, sivil altyapıların ve teknolojik bağımlılıkların kesiştiği karmaşık bir alana dönüşüyor. Zira güç üretimi ve dağıtımı, devletlerin egemenliğinin görünmeyen boyutunu oluşturmakta. Bu da enerjiyi, ekonomik ve stratejik bir kaynak olmaktan çıkarıp siyasal bir silaha dönüştürüyor.

Rusya, Ukrayna genelinde çok sayıda füze ve insansız hava aracıyla geniş çaplı saldırılar düzenlemeye devam ederken bu saldırılarda Ukrayna’nın enerji altyapısı da ciddi biçimde zarar gördü. Elektrik hatları, gaz istasyonları ve üretim tesisleri hedef alınırken bazı bölgelerde uzun süreli kesintiler yaşanırken ülke çapında ise her gün 8 saatlik elektrik kesintisi uygulanıyor. Donetsk, Sumy ve Chernihiv’deki elektrik tesislerini hedef alan son saldırıların ardından ülke çapında kesintilerin artacağı açıklandı. Bu tablo, savaşın aynı zamanda toplumsal bir güvenlik meselesine dönüştüğünü gösteriyor.

Kaynak: AP

Enerji altyapısına yönelik saldırılar, modern güvenlik anlayışında “hibrit tehditlerin” en somut örneklerinden biri. Klasik savaş mantığında askeri hedeflerin yok edilmesi öncelikli iken günümüzde sivil altyapıya yönelen saldırılar, bir ülkenin ekonomik ve toplumsal direncini kırmayı amaçlıyor. Enerji, bu yeni güvenlik denkleminde hem bir hedef hem de bir araç haline gelmiş durumda. Elektrik hatlarının devre dışı kalması, hastanelerin çalışamaması ya da ısınma altyapısının çökmesi, savaşın doğrudan cephede olmayan milyonlarca insanın hayatını nasıl etkilediğini açıkça ortaya koymakta.

Ukrayna’da enerji altyapısının çökmesi, aynı zamanda toplumun gündelik yaşamını derinden sarsıyor. Elektrik kesintileri toplumsal dayanıklılığın, devlet kapasitesinin ve bireysel direncin ölçütü haline gelmiş durumda. Haneler jeneratörlerle ya da ortak enerji paylaşımıyla ayakta kalmaya çalışıyor. Birçok kentte ise halk, yerel düzeyde kurulan dayanışma noktalarında ısınma, şarj ve internet erişimi sağlıyor.

Savaşın enerji üzerinden yürütülmesi, egemenlik kavramının da yeniden düşünülmesini gerektiriyor. Bir ülkenin sınırlarını koruması artık elektrik ve veri ağlarının sürekliliğiyle de ölçülüyor. Ukrayna örneğinde görüldüğü gibi, enerji üretimi ve dağıtımı varoluşsal bir meseleye dönüşmüş durumda. Zira elektriğin kesildiği bir şehrin karanlığa gömülmesi, o toplumun kamusal alanının ve haberleşmesinin de zayıflaması anlamına geliyor.

Bu açıdan enerji altyapısı, modern egemenliğin görünmeyen omurgasını temsil ediyor. Kablolar, trafolar ve üretim tesisleri devletin sürekliliğini, halkın moralini ve toplumsal düzenin devamını sağlayan damarlar. Bu nedenle enerji savaşları, klasik anlamda bir “askeri mücadele” olmanın ötesinde. Bugün savaş aynı zamanda toplumun yaşamsal akışını sürdürebilme kapasitesi için veriliyor.

Sonuç olarak, modern savaşlar cephelerin ardında veri hatlarında ve enerji santrallerinde yürütülüyor. Enerji, hem savaşın hedefi hem de toplumsal direncin simgesi haline gelmiş durumda. Ukrayna’daki kesintiler; devlet, toplum ve teknoloji arasındaki karmaşık ilişkinin de bir yansıması. Savaşın geleceği ise toplumların bu görünmeyen cephede ne kadar süre ayakta kalabileceğiyle doğrudan ilgili.

Suriye Savaşı’nın (Ekonomik) Bedeli

Dünya Bankası’na göre Suriye’nin savaş sonrası yeniden inşası için en az 216 milyar dolar gerekiyor. Bu devasa miktar, yıllarca süren bir savaşın ekonomik sonuçlarının ötesinde aynı zamanda ülkenin toplumsal, insani ve kurumsal anlamda yaşadığı derin yıkımı da gözler önüne seriyor. Yıkımın bu ölçekte olduğu bir durumda “yeniden inşa” bir ülkenin varlığını yeniden tanımlama sürecinin kendisi.

Dünya Bankası’nın raporu, yeniden inşa sürecinin ekonomik boyutunu kabaca ortaya koyarken bu sürecin çok katmanlılığını da gösteriyor. Savaşın tahrip ettikleri sadece yollar, hastaneler ve binalardan ibaret değil. Aynı zamanda yerinden edilmiş insanlar, sosyal ilişkiler ve üretim zincirleri. Bu nedenle yeniden inşa, teknik bir mühendislik meselesinin ötesinde aynı zamanda ekonomik toparlanma, kurumsal kapasite ve toplumsal iyileşme süreçlerinin iç içe geçtiği karmaşık bir süreç.

Altyapının yeniden inşası, enerji, su ve ulaştırma sektörlerinden başlayarak ülkenin ekonomik can damarlarının onarılmasını gerektiriyor. Elektrik santrallerinin ve iletim hatlarının yeniden çalışır hale getirilmesi de üretimin yeniden başlaması için ön koşul. Aynı şekilde sağlık ve eğitim tesislerinin onarılması, temel hizmetlere erişimin yeniden sağlanması açısından belirleyici. Ancak bu süreçte en büyük zorluk, kaynak eksikliği ve uzun vadeli planlama ihtiyacı. Dünya Bankası’nın tahmin ettiği 216 milyar dolarlık maliyet, Suriye ekonomisinin yıllık üretim kapasitesinin onlarca katı. Bu nedenle uluslararası finansal destek ve uzun soluklu kalkınma programları, sürecin sürdürülebilirliği açısından vazgeçilmez görünüyor.

Kaynak: EPA Photo

Yıkımın boyutunu anlamak için insani tabloya bakmak yeterli. Savaşın ardından yapılan Birleşmiş Milletler araştırmasına göre Suriye nüfusunun yaklaşık %90’ı gıda güvensizliği içinde yaşarken sağlık ve eğitim tesislerinin ise yarısından fazlası işlevsiz durumda bulunmaktaydı. Yüz binlerce çocuk okullarına dönemezken birçok kentte temel hizmetler hâlâ geçici çözümlerle yürütülüyor. Bu durum, yeniden inşa sürecinin yalnızca beton ve çelikten ibaret olmadığını, aynı zamanda insan sermayesinin yeniden kazanılması anlamına geldiğini gösterir nitelikte.

Bu bağlamda “yeniden inşa” kavramı iki düzeyde ele alınmalı. İlki, maddi düzeyde yeniden yapılanma, yani şehirlerin, yolların, sanayi bölgelerinin ve kamu hizmetlerinin restore edilmesi. İkincisi ise sosyal yeniden yapılanma, diğer bir deyişle eğitim, sağlık, istihdam ve yerinden edilmiş nüfusun geri dönüşü gibi alanlarda yeni bir toplumsal denge kurmak. Bu iki süreç birbiriyle yakından bağlantılı. Zira biri olmadan diğerinin kalıcı olması mümkün değil.

Suriye’nin yeniden inşası, bu açıdan ekonomik sürecin ötesinde politikalara ihtiyaç duyuyor. 216 milyar dolarlık maliyet, Suriye’nin fiziki olarak ayağa kalkmasının bedelini temsil ediyor olsa da toplumsal ve insani iyileşmenin bedeli bu maliyetin çok ötesinde. Yıkımın boyutunu göz önünde bulundurduğumuzda yeniden inşa döneminin sabır gerektiren bir süreç olacağı açık.

Paylaş
XLinkedInWhatsApp
Bültene abone olun

Yeni yayınlar ve etkinlikler e-postanıza gelsin.