Soykırıma Destek Almanya’nın İtibarını Zedeliyor
Uzun tartışmaların ardından 1973 yılında Batı Almanya’nın Birleşmiş Milletler’e kabul edilmesiyle birlikte ülkenin Genel Kurul’daki ilk konuşmasını yapan Şansölye Willy Brandt, Almanya’nın uluslararası hukuk ve adalet normlarına bağlı kalacağını vurgularken dünya barışının sağlanması için özellikle açlıkla mücadele edilmesi gerektiğinin altını çiziyordu. Nazilerin yıkıcı mirasının ardından uluslararası sisteme yeniden entegre olmaya çalışan bir ülke için bu sözler aynı zamanda ahlaki bir taahhüt niteliğine sahipti.

Aradan geçen yarım asırdan fazla sürenin ardından Almanya bugün hala kendisini uluslararası hukukun ve adaletin en güçlü savunucularından biri olarak tanımlamayı sürdürüyor. Ancak özellikle Gazzelilerin saldırılar ve açlık yoluyla soykırıma uğradığı bugünlerde İsrail’e verilen koşulsuz desteğin etkisiyle, Almanya’nın uluslararası hukuk ve adalet gibi alanlardaki tutumunun dünyanın önemli bir kısmı tarafından aynı şekilde algılanmadığı görülüyor.
Bu durumun en dikkat çekici yansımalarından birisi geçtiğimiz günlerde düzenlenen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi seçimlerinde yaşandı. Almanya, önümüzdeki iki yıl için Batı Avrupa ve Diğerleri Grubu’na ayrılan iki geçici üyelik koltuğundan birini kazanmak amacıyla yarıştı ancak seçimler bugüne kadar düzenli olarak seçilen Almanya için sürpriz bir şekilde sonlandı. Oylamada sadece 104 oy toplayabilen Almanya seçilebilmek için gerekli olan 127 oyun oldukça gerisinde kalırken üyelik koltukları Avusturya ve Portekiz’in oldu.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısı ve Almanya’nın elde etmeyi amaçladığı rol düşünüldüğünde bu sonuç daha da anlamlı. Güvenlik Konseyi; ABD, Birleşik Krallık, Çin, Fransa ve Rusya olmak üzere beş daimi üyeden oluşuyor. Bu ülkeler daimi üyeliklerini İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzenin bir sonucu olarak elde etmiş durumda. Veto hakkına sahip olan bu ülkelerin daimi ve baskın rolü, küresel adaletten ve jeopolitik gerçekliklerden uzak olması nedeniyle uzun yıllardır eleştiriliyor.
Konseydeki diğer on koltuk ise geçici üyelere ayrılıyor. Bu üyelikler iki yıllık sürelerle seçiliyor ve böylece her yıl beş koltuk yenileniyor. Bir ülkenin seçilebilmesi için Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki 193 üyenin üçte ikisinin desteğini alması gerekli. Seçimler ise coğrafi temsile göre yapılıyor; Afrika’ya iki, Asya-Pasifik’e bir, Latin Amerika ve Karayipler’e bir, Doğu Avrupa’ya bir ve Batı Avrupa ile Diğerleri Grubu’na iki sandalye ayrılıyor.
Her ne kadar geçici üyeler veto yetkisine sahip olmasa da Güvenlik Konseyi üyeliği uluslararası prestij ve diplomatik etki açısından büyük önem taşıyor. Güvenlik Konseyi’nde daimi üyelik elde etmeyi hedefleyen Almanya açısından bu önem daha da büyük. Baskın ekonomik gücü, Avrupa’daki ağırlığı ve uluslararası kuruluşlara yaptığı katkılar nedeniyle Almanya’nın daimi üyeliği özellikle Soğuk Savaş’ın ardından sık sık gündeme gelse de bu talep hiçbir zaman geniş bir uzlaşıyla sonuçlanmadı.
Özellikle günümüzde Çin ve Rusya, Batı blokunun Konsey’deki ağırlığını daha da artıracağı endişesiyle Almanya’nın daimi üyeliğine karşı çıkıyor. Almanya’nın Brezilya, Hindistan ve Japonya ile birlikte oluşturduğu G4 ülkeleri daimi üyelik için ortak hareket etse de başta İtalya olmak üzere Arjantin, Güney Kore ve Pakistan gibi bölgesel rakiplerin oluşturduğu “Kahve Kulübü” olarak da bilinen “Konsensüs İçin Birleşme” hareketi G4’ün daimi üyelikleri artırma girişimine karşı çıkarak çözümü geçici üyelik koltuklarının artırılmasında arıyor.
Bu nedenle Almanya’nın seçim yenilgisi iki yıllık bir koltuğun kaybedilmesinden daha büyük bir anlama sahip. Mağlubiyet aynı zamanda Almanya’nın uzun vadeli daimi üyelik hedefi açısından da önemli bir prestij kaybı oluşturuyor. Nitekim Almanya, Batı Almanya dönemi de dahil edildiğinde bugüne kadar altı kez Güvenlik Konseyi üyeliği elde ederken bir kez de Doğu Almanya geçici üyelik koltuğuna oturmuştu. 1987’den bu yana ise Almanya yaklaşık her sekiz yılda bir konseye seçilmeyi başarmıştı.
Yaşanan bu beklenmedik mağlubiyetin en önemli nedeni ise Almanya’nın Gazze Soykırımı’na yönelik tutumu. İsrail’e verilen güçlü ve koşulsuz destek özellikle Küresel Güney ülkelerinde ciddi rahatsızlığa neden olurken Almanya’nın İsrail’in soykırım politikalarını eleştirmekten kaçınması uluslararası hukuk ve insan hakları konularındaki söylemleriyle fiili politikaları arasındaki çelişkiyi daha da görünür hale getiriyor. Bu durum, Almanya’nın uluslararası itibarını olumsuz yönde etkileyen başlıca unsur olmuş durumda.
Almanya seçim mağlubiyetini Rusya’ya karşı Ukrayna’ya verilen desteğin bir yansıması olarak görüyor olsa da seçimi kazanan Portekiz ve Avusturya’nın da Ukrayna konusunda benzer netlikte bir duruşa sahip olması bu argümanı oldukça zayıflatıyor. Nitekim birçok ülke Almanya’nın Ukrayna konusunda savunduğu ilkeler ile Gazze konusunda sergilediği tutum arasında belirgin bir fark görüyor. Bu nedenle sorgulanan esas mesele dış politika tercihlerinden öte Almanya’nın ahlaki tutarlılığı.
Almanya’nın mağlubiyetindeki bir diğer etken ise kalkınma yardımlarına yönelik kesintiler. Almanya BM bütçesine en çok katkı sağlayan ülkelerden biri olmasına rağmen son dönemde kalkınma yardımlarında önemli kesintilere giderken bu kararın özellikle gelişmekte olan ülkeler tarafından olumsuz karşılanması Güvenlik Konseyi seçimlerine de yansımış görünüyor. Bu durum diplomatik ilişkilerde ekonomik desteğin mali boyutunun ötesinde siyasi güvenin de bir göstergesi olduğunu göstermesi açısından dikkat çekici.
Kazanan tarafa bakacak olursak Avusturya ve Portekiz’in uzun yıllardır adaylık için aktif bir kampanya yürüttüğü görülüyor. Bunun yanı sıra Avusturya’nın tarafsızlık politikasının da seçimde etkili olduğu söylenebilir. NATO üyesi olmayan ve anayasal olarak tarafsızlık ilkesini benimseyen ülke, Batı dışı ülkeler açısından daha kabul edilebilir bir profil çiziyor. Avusturya’nın İsrail’e desteği ise daha az görünür bir devlet olması nedeniyle dikkatleri Almanya kadar üzerine çekmiyor.
Diğer yandan Portekiz ise hem Portekizce ve İspanyolca konuşulan ülkeler üzerindeki etkisini hem de Portekizli Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in yarattığı olumlu algıyı diplomatik avantaja dönüştürmeyi başarmış görünüyor. Güvenlik Konseyi seçimlerinin diğer kazananları ise Kırgızistan ve Zimbabve ile birlikte Trinidad ve Tobago oldu. Bu sonuçlar uluslararası sistemde meşruiyetin yalnızca ekonomik güçten, bütçe katkılarından veya geleneksel ittifaklardan ibaret olmadığını sembolik de olsa hatırlatıyor.
Siyasetin Gölgesinde Dünya Kupası
Jules Rimet, 1930 yılında ilk Dünya Kupası’nı düzenlerken bir hayale sahipti: İnsanoğlunun futbol sayesinde kalplerinde nefret olmadan birbirleriyle güven içinde bir araya geldiği bir dünya hayali. Takımlar Uruguay’da düzenlenecek turnuva için aynı gemide yol alıyor, antrenmanlarını birlikte gerçekleştiriyordu. Okyanusu hep beraber kat eden sporcular adeta geleceğin barış dünyasını inşa ediyordu. Bu barış ideali ise zamanla yerini siyasetin gölgesine bıraktı.
Dört yıl sonra düzenlenen 1934 Dünya Kupası’na bu kez İtalya ev sahipliği yapıyor, Benito Mussolini turnuvayı Faşist İtalya’nın gücünü sergileyeceği bir propaganda aracı olarak görüyordu. Hakemlere yönelik özel davetler, görkemli ağırlamalar ve kulis faaliyetleri ise siyasetin futbol üzerindeki etkisinin erken örneklerinden biri olarak hafızalara kazındı. 1934 Dünya Kupası böylece futbol ile siyasetin birbirinden kolayca ayrılamayacağını gösteren bir dönüm noktası olurken bu ilişki sonraki turnuvalarda da kendini göstermeye devam etti.
1966’da Afrika ülkelerinin katılım hakkının sınırlanması üzerine 15 ülkenin turnuvayı boykot kararı, 1974’te Hamburg’da Doğu Almanya’nın Batı Almanya’yı mağlup etmesi üzerine çıkan tartışmalar, 1978’de Arjantin’de askeri rejimin politikaları nedeniyle Hollandalı yıldız Johan Cruyff’un turnuvaya katılmayı reddetmesi, 1986’da Diego Maradona’nın İngiltere’ye attığı meşhur “Tanrı’nın eli” golünü Falkland Savaşı’nda hayatını kaybedenlerin intikamı olarak nitelendirmesi…

Tüm bunlar sporun siyasetten bağımsız olduğu yönündeki söylemlerin gölgesinde yaşandı. Oysa futbol, Dünya Kupası tarihinin hemen her döneminde uluslararası rekabetlerin, ideolojik mücadelelerin ve toplumsal gerilimlerin sahaya yansıdığı bir alan olmaya devam etti. Bugünlerde ise Rusya ve Katar’ın tartışmalara konu olan ev sahipliklerinin ardından turnuvayı düzenleme sırası ABD, Kanada ve Meksika’da. Turnuva kağıt üzerinde üç ülkeye dağılmış görünüyor olsa da maçların dörtte üçü ABD’nin ev sahipliğinde.
Bu yılki turnuvayı öncekilerden ayıran unsur ise siyasi gerilimlerin daha maçlar başlamadan farklı bir boyuta taşınmış olması. Nitekim Dünya Kupası tarihinde ilk kez ev sahibi ülke ile turnuvaya katılan ülkelerden biri arasında fiili bir savaş yaşanıyor. ABD’nin İran’a yönelik saldırıları sürerken İran milli takımının önce vizeleri geciktirildi, ardından Arizona’da planlanan kamp programı iptal edildi. Böylece hazırlıklarını Meksika’da sürdürmek zorunda kalan İran takımı ABD’ye uzun yolculukların ardından sadece maç günlerinde giriş yapabilecek.
İran’a yönelik uygulanan ayrımcı yaklaşım yalnızca milli takım kafilesiyle de sınırlı kalmadı. İran için ayrılan taraftar biletleri iptal edilirken, İran vatandaşlarının ABD’ye girişi de uzun süredir yürürlükte olan yasaklar nedeniyle engelleniyor. Üstelik Donald Trump, İran takımının kendi güvenliği açısından turnuvaya katılmasının uygun olmayacağını savunurken aynı süreçte Dünya Kupası’na katılma hakkı elde edemeyen İtalya’nın turnuvaya davet edilmesine yönelik resmi ağızdan yapılan öneriler tartışmaları daha da alevlendirmişti.
Bu durumun İran’la sınırlı olmadığını söylemek gerekiyor. İran için uygulanan seyahat yasağının bir benzeri Haiti için de uygulanıyor. Senegal ve Fildişi Sahili vatandaşları için ise vizeler fiilen askıya alınmış durumda. Somali’nin FIFA tarihindeki ilk hakemi Omar Abdulkadir Artan ise geçerli bir vizeye ve diplomatik pasaporta sahip olmasına rağmen Miami Havalimanı’ndan geri çevrildi. Irak’ın golcüsü Aymen Hussein ise Chicago O’Hare Havalimanı’nda yedi saat boyunca sorgulandı, Iraklı takım fotoğrafçısı ise on saat gözaltında kaldıktan sonra sınır dışı edildi.
Son yıllarda adının karıştığı çok sayıdaki yolsuzluk soruşturmasına rağmen FIFA yönetimi, organizasyonu siyasetten bağımsız bir etkinlik olarak lanse etmeyi sürdürüyor. Bu söyleme rağmen FIFA Başkanı Gianni Infantino, turnuvanın kura çekimi sırasında Nobel Barış Ödülü’nü alamayan Donald Trump’a, henüz o günlerde icat edilmiş olan FIFA Barış Ödülü’nü takdim etmişti. Infantino’nun Trump’ın düzenlediği Barış Kurulu toplantısında kırmızı MAGA şapkasıyla sahneye çıkması da tartışmalara neden olmuştu.
Dünya Kupası daha başlamadan yaşananlar, Rimet’in hayalinin bir parçası olan o gemideki barış hayalinin ne kadar kırılgan bir zeminde bulunduğunu gösteriyor. Sınırda geri çevrilen bir hakem, kamp şehrini değiştirmek zorunda kalan bir milli takım ve vizeler nedeniyle ülkelerini destekleyemeyecek taraftarlar bugün ulusları birleştirmesi beklenen turnuvanın parçaları. Bu parçaları bir araya getirdiğimizde ise barış ve kardeşlik ideali üzerine yola çıkan geminin çoktan karaya oturduğu görülüyor.
İran’ın Saldırılarla Derinleşen Su Krizi
Ortadoğu’da su, uzun zamandır toplumsal istikrarı ve siyasal dayanıklılığı şekillendiren stratejik bir unsur olarak öne çıkıyor. İran ise bu gerçeğin en çarpıcı örneklerinden biri. Son yıllarda ülkenin karşı karşıya kaldığı su krizi, iklim koşullarının ötesine geçen yapısal sorunlardan da beslenerek derinleşmiş durumda. Son günlerde yaşanan gelişmeler ise ABD saldırılarının onlarca yıl boyunca devam eden sorunların yol açtığı su krizini daha da ağırlaştırdığını gösteriyor.
İran her yıl yenilenebilir kaynaklarının yerine koyabildiğinden yaklaşık 13 milyar metreküp daha fazla su tüketiyor. Toplam su kullanımının yaklaşık %91’i tarım sektörüne gidiyor ve eskiyen sulama sistemleri nedeniyle önemli miktarda su henüz tarlalara ulaşmadan kaybediliyor. Bir dönem yaklaşık 6 bin kilometrekarelik alanı kaplayan Urmiye Gölü’nün yüzölçümünün birkaç yüz kilometrekareye kadar gerilemesi ise sorunun boyutunu en açık şekliyle ortaya koyuyor.
Bu aşırı su kullanımının etkisi kurak hava şartlarıyla birleştiğinde su krizinin etkisi katlanıyor. Nitekim İran son yıllarda üst üste kuraklık dönemleri yaşarken geçtiğimiz yıl ülkenin art arda beşinci kurak yılı olarak kayda geçti. Yağışların azalmasıyla birlikte su rezervleri kritik seviyelere indi, çok sayıda büyük baraj ise neredeyse tamamen kurudu. İran bugünlerde aşırı yüksek su stresi kategorisinde yer alıyor ki bu durum ülkenin kuraklığın olmadığı normal bir yılda yenilenen su kaynaklarının %80’inden fazlasını tükettiği anlamına geliyor.

Su krizinin toplumsal etkileri oldukça yoğun hissediliyor. Tükenen su kaynakları nedeniyle on binlerce köy tamamen yaşanamaz duruma gelirken, milyonlarca insanın yaşadığı başka yerleşimler de aktif su kıtlığıyla karşı karşıya. Bu durum ise uzun yıllardır Tahran, İsfahan, Meşhed ve Şiraz gibi büyük şehirlere doğru sürekli bir göç dalgasına neden oluyor. Ancak paradoksal biçimde göçün yöneldiği şehirlerde de su hala büyük bir sorun.
Tüm bu sorunlar, ABD’nin kritik su altyapısını hedef alan saldırılarıyla daha da ağırlaşmış durumda. Özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki Keşm Adası’nda bulunan deniz suyu arıtma tesisinin vurulması sonucu adadaki en az 30 köyün su tedariki kesilirken son saldırılarda ise Sirik bölgesinde iki büyük su deposunun imha edildiği ve yaklaşık 20 bin kişinin susuz kaldığı açıklandı.
ABD’nin su altyapısına yönelik saldırıları, operasyonların İran halkını değil İran rejimini hedef aldığı yönündeki söylemini önemli ölçüde zayıflatıyor. Dahası, bu saldırıların günlük yaşam üzerindeki doğrudan etkileri, İran kamuoyunda ABD’ye yönelik tepkilerin güçlenmesine de katkı sağlıyor. İran örneği, günümüzde suyun savaşların arka planında kalan ikincil bir unsur olmadığını da açıkça ortaya koyuyor. Nitekim İran Savaşı’nda görüldüğü üzere, su altyapıları bir yandan stratejik hedeflere dönüşürken diğer yandan toplumların dayanıklılığını ve krizlerle başa çıkma kapasitesini belirleyen temel unsurlar arasında yer alıyor.
