Aşırı Sıcaklar Avrupa’yı Zorluyor
Geçtiğimiz hafta Avrupa tarihinin en sıcak günlerini yaşadı. Kıtanın batısından başlayarak merkez ve güney bölgelerine yayılan ısı kubbesinin kavurucu etkisi, kısa sürede en az 1300 kişinin çeşitli nedenlerle hayatını kaybetmesine neden oldu. Bazıları sıcakların doğrudan etkisiyle yaşamını yitirirken, kimileri ise serinlemek için girdiği kanal ve nehirlerde boğularak hayatını kaybetti.
Başta iklim politikaları olmak üzere çeşitli sebeplerden ötürü Avrupa’daki konutların %80’inde klima bulunmuyor. Üstelik bu binaların büyük bölümü, kış aylarında ısıyı içeride tutacak şekilde tasarlandığından aşırı sıcaklarda adeta birer fırına dönüşüyor. Bu nedenle sıcak hava dalgaları, özellikle yaşlılar ve kronik hastalığı bulunan kişiler için çok daha ölümcül sonuçlar doğuruyor.
Sıcak hava dalgası insan sağlığının yanı sıra kritik altyapıları da vurdu. Almanya ve Fransa’da aşırı sıcaklar nedeniyle otoyollarda deformasyonlar meydana gelirken, tren raylarının sıcaklardan bükülmesi ulaşımda ciddi aksamalara yol açtı. İsviçre’de ise Beznau Nükleer Santrali, soğutma suyu aldığı Aare Nehri’nin sıcaklığının 25 dereceye yükselmesi üzerine reaktörlerinden bir bölümünü devre dışı bırakmak zorunda kaldı. Böylece enerji güvenliği ile çevre güvenliği, iklim krizinin etkileri karşısında aynı anda sınanmış oldu.
Sıcak hava dalgası, Avrupa’nın sosyal yaşamını da felç etti. Fransa ve Hollanda’da yüz binlerce kişinin katılması beklenen müzik festivalleri, acil sağlık hizmetlerinin kapasitesinin aşılabileceği gerekçesiyle iptal edildi. Binlerce okul erkenden tatile girerken, normalde yaz aylarında kalabalıklarla dolup taşan sokaklar giderek boşaldı. Avrupa genelinde şenlik havasında geçen yaz günleri sessizliğin hakim olduğu bir dönem olarak hafızalara kazındı.
Kriz siyasi fırsatçılığı da beraberinde getirdi. Fransa’da aşırı sağın öne çıkan ismi Marine Le Pen, iktidara geldiğinde kırılgan nüfusun yoğun bulunduğu bölgelere devlet destekli klimaların kurulacağını duyurdu. Böylece iklim krizinin ortaya çıkardığı yönetim sorunları seçim kampanyalarının da merkezine yerleşmeye başladı. Aşırı sıcaklarla mücadele, bir kamu sağlığı meselesi olmanın ötesinde siyasi aktörlerin seçmen desteği kazanmak için kullandığı yeni vaat alanlarından biri haline geldi.
Bilim insanları, klima kullanımının yaygınlaşmasının uzun vadede enerji tüketimini ve sera gazı emisyonlarını artırarak iklim krizini daha da derinleştirebileceği uyarısında bulunuyor. Ancak kamuoyunda bu tartışmaya yönelik ciddi bir tepki de var. Ev tipi klimaların karbon ayak izi siyasi gündemin merkezine taşınırken, özel jetlerin tek bir uçuşta çok daha yüksek emisyon üretmesi kamuoyunda çifte standart algısını güçlendiriyor. Bu eşitsizlik hissi, iklim politikalarına duyulan toplumsal güveni her geçen gün biraz daha aşındırırken mevcut iklim politikalarını eleştiren siyasetçilerin de destek kazanmasına zemin hazırlıyor.
Tüm bu yaşananlar, Avrupa’nın yıllardır inşa ettiği anlatıyla büyük ölçüde çelişiyor. Kıta, bugüne kadar küresel iklim müzakerelerinde öncü rol üstlenmiş, Yeşil Mutabakat’ı, iddialı emisyon hedeflerini ve yenilenebilir enerji dönüşümünü dünyanın geri kalanına örnek olarak sunmuştu. Ancak bugün ortaya çıkan durum, iklim krizine karşı en hazırlıklı olması beklenen Avrupa’nın dahi bu yeni gerçekliğe uyum sağlamakta zorlandığını gösteriyor.
Avrupa’yı etkisi altına alan ısı kubbesi eninde sonunda dağılacak ancak gündeme taşıdığı soruların etkisi bir süre hissedilmeye devam edecek gibi görünüyor. Son sıcak hava dalgası, iklim krizinin sağlık sistemlerinden enerji altyapısına, kent planlamasından siyasi dengelere kadar birçok alanı aynı anda etkileyen çok boyutlu bir güvenlik meselesine dönüştüğünü göstermiş oldu. Avrupa’nın önündeki temel sınav ise iklim değişikliğiyle mücadeledeki küresel liderlik iddiasını, kendi toplumlarını bu yeni gerçekliğe hazırlayacak somut adımlarla destekleyip destekleyemeyeceği olacak.
Magyar’ın Ukrayna Politikasında Eski Dönemin İzleri
Avrupa siyasetinde son dönemin en dikkat çekici kırılmalarından biri Macaristan’da yaşanan iktidar değişimi olmuştu. Viktor Orban döneminin uzun yıllar süren sert Avrupa Birliği karşıtı söyleminin ardından göreve gelen Peter Magyar, Brüksel ile ilişkileri onarmayı hedefleyen uzlaşmacı çizgisiyle biliniyor. Ancak bu değişim, Ukrayna’nın Avrupa Birliği üyeliği söz konusu olduğunda beklenenden daha sınırlı bir şekilde ilerlemekte.
Magyar yönetimi göreve gelir gelmez Avrupa başkentlerinde temkinli de olsa iyimser bir hava oluşmuştu. Özellikle Ukrayna’nın üyelik müzakerelerindeki Macaristan vetosunun kaldırılması, Budapeşte’nin önceki döneme kıyasla daha yapıcı bir çizgiye yönelebileceği şeklinde yorumlandı. Ancak kısa süre içinde bu adımın, Ukrayna’nın Avrupa Birliği üyelik sürecine koşulsuz destek verileceği anlamına gelmediği ortaya çıktı. Aksine Budapeşte, üyelik sürecine ilişkin çekincelerini korurken desteğini belirli siyasi ve teknik koşulların karşılanmasına bağlayan bir yaklaşım benimsiyor.
Bu yaklaşımın temelinde, Avrupa Birliği’nde Ukrayna için hızlandırılmış üyelik fikrine yönelik güçlü bir itiraz yatıyor. Magyar yönetimi, savaş koşulları nedeniyle Ukrayna’ya ayrıcalıklı bir üyelik süreci tanınmasına karşı duruyor. Macaristan hükümetine göre Avrupa Birliği’nin genişleme politikası, siyasi konjonktürden bağımsız yürütülmeli, tüm aday ülkeler aynı kriterlere tabi tutulmalı ve mevcut üyelik standartlarından taviz verilmemeli.
Bu yaklaşım, geçtiğimiz günlerde düzenlenen Avrupa Konseyi zirvesinde somut bir diplomatik hamleye dönüştü. Zirve sonuç bildirgesinde yer alması planlanan ve Ukrayna ile tüm müzakere başlıklarının mümkün olan en kısa sürede açılmasını öngören ifadeler, Macaristan’ın itirazı üzerine metinden çıkarıldı. Böylece Magyar hükümetinin önceki dönemde olduğu gibi kapsamlı bir blokaj siyaseti izlemeden veto mekanizmasını belirli başlıklar ve siyasi öncelikler doğrultusunda kullanan daha seçici bir strateji benimsediği görülmüş oldu.
Macaristan’ın en sık dile getirdiği argüman ise eşit muamele ilkesi. Macaristan yönetimi, yıllardır üyelik sırası bekleyen Balkan ülkelerinin haklarının göz ardı edilmesine karşı çıkıyor. Karadağ, Arnavutluk, Kuzey Makedonya ve Sırbistan gibi aday ülkelerin uzun süredir reform süreçlerini sürdürdüğünü hatırlatan Magyar, Ukrayna’ya tanınacak istisnai kolaylıkların genişleme politikasının bütünlüğünü zedeleyebileceğini savunuyor.
Macaristan’ın öne çıkardığı esas mesele Ukrayna’nın batısındaki Transkarpatya bölgesinde yaşayan Macar azınlığın hakları. Magyar hükümeti bu topluluğun dil, eğitim ve kültürel haklarının eksiksiz biçimde uygulanmasını AB üyelik sürecinin ilerlemesi için temel şartlardan biri olarak görüyor. Macaristan yönetimi, diğer müzakere başlıklarının açılmasını da Kiev’in bu konuda somut adımlar atmasına bağlıyor.
Bu politika aslında Orban döneminden tamamen kopulmadığını da gösterir nitelikte. Her ne kadar söylem değişmiş olsa da ulusal azınlıkların korunması konusu Macar dış politikasının temel önceliklerinden biri olmayı sürdürüyor. Magyar, Avrupa Birliği ile daha yapıcı ilişkiler kurmaya çalışırken dahi bu dosyada geri adım atmıyor ve ikili sorunların çözümünü üyelik sürecinin ayrılmaz bir parçası olarak görüyor.
Güvenlik alanında da benzer bir devamlılık dikkat çekiyor. Magyar hükümeti, Ukrayna’ya Macaristan üzerinden doğrudan silah sevkiyatına veya asker gönderilmesine sıcak bakmıyor. Bu yaklaşım, önceki hükümet dönemindeki politikanın büyük ölçüde korunacağını gösteriyor. Dolayısıyla Macaristan, Ukrayna’ya siyasi destek ile askeri angajman arasında net bir ayrım yapmayı sürdürüyor.
Göç ve mülteci politikalarında da ulusal egemenlik vurgusu ön planda kalmaya devam ediyor. Macaristan, Ukrayna’da askere alınabilecek yaştaki erkeklerin Avrupa Birliği içindeki koruma statülerine ilişkin düzenlemelerde Brüksel’in ortak yaklaşımına mesafeli duruyor. Hükümet, bu tür kararların üye devletlerin kendi egemenlik alanına girdiğini savunarak merkezi düzenlemelere karşı ihtiyatlı bir tutum sergiliyor.
Peter Magyar, Avrupa Birliği ile ilişkileri normalleştirmeye çalışan yeni bir lider profili çizse de Ukrayna konusunda Brüksel’in beklediği ölçüde radikal bir politika değişikliği ortaya koymuş görünmüyor. Macaristan, bir yandan Avrupa Birliği ile ilişkilerini onarmaya çalışırken diğer yandan ulusal çıkarlarını önceleyen pragmatik dış politika çizgisini koruyor. Bu da Budapeşte’nin, önceki döneme kıyasla daha uzlaşmacı bir üslup benimsemesine rağmen, temel stratejik önceliklerinden vazgeçmeye niyetli olmadığını gösteriyor.
Çin-Bangladeş Ortaklığında Yeni Aşama
Bangladeş Başbakanı Tarık Rahman’ın geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği Pekin ziyareti, iki ülke ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak kayda geçti. Görüşmeler boyunca atılan adımlar, sıradan bir diplomatik nezaket ziyaretinin çok ötesine geçildiğini gösteriyor. İki ülke arasında kurulan bu yakın temas, ikili ilişkilerin ötesinde Güney Asya’daki güç dengelerinin de yeniden şekillendiğine işaret ediyor.
Bangladeş ve Çin arasında bu yeni dönemin en somut göstergesi ziyaret sırasında imzalanan 17 stratejik anlaşma ve mutabakat zaptı oldu. Savunma sanayiinden altyapı finansmanına, ticaretten bölgesel bağlantısallığa kadar uzanan geniş bir yelpazede atılan adımlar, her iki tarafın da ortaklığı hızla derinleştirme iradesini ortaya koyar nitelikte.
Savunma alanında öne çıkan başlık ise Bangladeş Hava Kuvvetleri’nin modernizasyonu kapsamında gündeme gelen 24 adet J-10CE savaş uçağı tedarik planıydı. Bu planın hayata geçirilmesi halinde Çin’in, Bangladeş’in askeri tedarik zincirindeki ağırlığı daha da artacak. Bunun bölgesel güç dengeleri üzerindeki etkilerinin ise Bangladeş’in sınırlarını aşması bekleniyor.
Stratejik altyapı alanında da dikkat çeken gelişmeler yaşandı. Anlaşmalar kapsamında daha önce Hindistan’ın dahil olduğu Mongla Limanı modernizasyon projesi artık tamamen Çin’in sorumluluğuna bırakılmış oldu. Bir zamanlar Hindistan’ın etki alanında görülen böylesine kritik bir projenin Çin’e devredilmesi, sembolik öneminin yanı sıra önemli jeostratejik sonuçlar doğurabilecek bir gelişme niteliği taşıyor.
Benzer şekilde, Hindistan açısından en hassas başlıklardan biri olan Teesta Nehri Projesi de ziyaretin önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor. Çin, Hindistan sınırına oldukça yakın bir bölgede yürütülecek bu proje için teknik fizibilite çalışmalarını üstlenmeyi ve finansman sağlamayı kabul etti. Projenin stratejik öneme sahip Siliguri Koridoru’na olan yakınlığı, Hindistan’ın güvenlik kaygılarını artırmış görünüyor.
Ekonomik göstergeler de siyasi yakınlaşmayı destekliyor. 24 milyar doları aşan ticaret hacmiyle Çin, Bangladeş’in açık ara en büyük ticaret ortağı konumunda. Bu durum, son yıllarda iki ülke arasında giderek derinleşen karşılıklı bağımlılığı da ortaya koyuyor. Ekonomik entegrasyon güçlendikçe, siyasi yakınlaşmanın da aynı doğrultuda ilerlemesi şaşırtıcı değil.
Bununla birlikte bu ilişkinin önemli maliyetleri de bulunuyor. Bangladeş’in Çin’e olan doğrudan borcu 6,2 milyar dolara ulaşırken, Asya Altyapı Yatırım Bankası kredileriyle birlikte toplam finansal bağımlılık 8,5 milyar doları aşmış durumda. Bu nedenle Dakka yönetimi, zirve sırasında büyüyen ticaret açığını dengelemek amacıyla Çin’den Bangladeş menşeli ilaç ve tarım ürünleri ithalatını artırmasını talep etti. Bu talep, ekonomik ilişkinin giderek daha asimetrik bir karakter kazandığını da ortaya koyar nitelikte.
Siyasi düzlemde de taraflar ilişkileri daha ileri taşımaya dönük güçlü mesajlar verdi. Çin, Bangladeş’in BRICS üyeliği ile Şanghay İşbirliği Örgütü’ne ortaklık başvurusuna verdiği desteği bir kez daha yineledi. Bu tutum, Çin’in Bangladeş’i basit bir ekonomik ortaktan ziyade kendi öncülük ettiği çok taraflı platformlarda stratejik bir müttefik olarak konumlandırmak istediğini gösteriyor.
Ziyaret sırasında Bangladeş’in Çin’in “Tek Çin” politikasına ve Tayvan üzerindeki egemenlik tezlerine verdiği güçlü destek de bu stratejik yakınlaşmanın siyasi boyutunu pekiştirdi. Önümüzdeki dönemde bu ortaklığın Güney Asya’daki güç dengelerini nasıl etkileyeceği, bölge ülkelerinin yanı sıra küresel jeopolitiği takip eden tüm aktörler tarafından da yakından izleniyor olacak.