NATO Ankara Zirvesi’nden Notlar
Türkiye, geçtiğimiz günlerde son yılların en kalabalık diplomatik buluşmalarından birine ev sahipliği yaptı. 36. NATO Zirvesi kapsamında ittifakın 32 üyesinin devlet ve hükümet başkanları Ankara’da bir araya gelirken Avrupa Birliği Konseyi Başkanı Antonio Costa, Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ve Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung da davetliler arasında yer aldı.
Zirvenin en somut çıktısı savunma sanayi alanında gerçekleşti. Müttefik ülkeler, 50 milyar doları aşan yeni tedarik anlaşmalarına imza atarak son yılların en büyük kolektif savunma paketlerinden birini hayata geçirdi. Bu miktar sadece silah alışverişinden öte uzun vadeli bir sanayi ortaklığını da işaret ediyor. Liderler, kolektif üretim kapasitesini artırmak için savunma şirketleriyle birlikte çalışma taahhüdü verirken ittifak içi üretimin önü açılmış oldu.
Kolektif savunmanın kalbi olan 5. madde de zirvede güçlü şekilde yeniden teyit edildi ve deklarasyon metninde özellikle vurgulandı. Bir müttefike yönelik saldırının tüm ittifaka yapılmış sayılacağı ilkesi, değişen tehdit algısı karşısında pratik bir vurguya dönüşmüş durumda. Zirve metinleri, soyut bir dayanışma söyleminin ötesinde somut askeri ve mali karşılıkları olan bir taahhüde işaret ediyor, bu da ittifakın kendi içindeki güven zeminini tazeleme çabası olarak okunabilir.
Ukrayna’ya yönelik destek de aynı çizgide ilerliyor. 2026 yılı için 70 milyar euroluk mali ve askeri yardım paketi kararlaştırıldı. Baltık ülkeleri ve Polonya liderleri de konuşmalarını büyük ölçüde Rusya’ya ayırarak transatlantik bağlarının güçlendirilmesi gerektiğini ısrarla vurguladılar. Bu ısrar, esasen Avrupa’nın doğu kanadında güvenlik kaygısının canlı olduğunu hatırlatan bir sinyal niteliğinde.
Beklenildiği üzere Trump’ın performansı zirvenin en çok konuşulanları arasında en önde yer aldı. ABD Başkanı, Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını artırması yönündeki baskısını sürdürdü ve yükümlülüklerini yerine getirmeyenler için oldukça sert ifadeler kullandı. Trump tüm ABD askerlerini Avrupa’dan çekme tehdidini bir kez daha tekrarlarken bu söylemin zirve sürecinde bu denli açıkça tekrarlanması, müttefikler arasında görünür bir rahatsızlık yaratmaya devam ediyor.
Yük paylaşımı konusunda ise Trump’ın hedef tahtasında İspanya vardı. NATO harcamalarına yeterli katkıda bulunmadığı gerekçesiyle Trump, İspanya ile tüm ticari bağların kesilebileceğini belirtti. Aynı konuşmada Trump, İran ile ateşkes mutabakatının kendisi için tamamen bittiğini de ilan etmiş oldu. Böylece zirve, ittifak içi meselelerin ötesinde ABD’nin bölgesel politikalarında keskin dönüşleri de gündeme taşımış oldu. Trump’ın sıra dışı talepleri de zirvede gündemdeydi. Grönland’ın ABD topraklarına katılması gerektiği yönündeki iddiasını bir kez daha yineleyen Trump, Panama Kanalı’na dair söylemini de aynı kararlılıkla tazeledi.
Zirvenin dikkat çeken gelişmelerinden biri de Çekya heyetinde yaşandı. NATO’ya eleştirel yaklaşımıyla bilinen Başbakan Andrej Babis ile ittifak yanlısı tutumuyla öne çıkan Cumhurbaşkanı Petr Pavel, aralarındaki anlaşmazlık nedeniyle zirveye iki ayrı devlet uçağıyla geldi ve farklı heyetlerle katıldı. Bu durum, Çekya’nın NATO ve güvenlik politikalarına ilişkin iç siyasi ayrışmanın uluslararası platforma da yansıdığını gözler önüne sermiş oldu.
Zirvenin ciddiyeti kadar renkli anları da uzun süre konuşuldu. Liderler mehter marşı ve yeniçerilerle karşılanırken bu sahne pek çok yabancı ziyaretçi için sosyal medyada paylaşılan bir sürpriz oldu. Macron’un Suriye dönüşünde bir Toyota Land Cruiser ile gelmesi ve zirve boyunca gözlerindeki rahatsızlık nedeniyle güneş gözlüğü kullanması, Japon başbakanın sosyal medya paylaşımları, Trump’ın İran’dan bahsederken yanlışlıkla “Japonya İslam Cumhuriyeti” ifadesini kullanması ve konuklara hediye edilen tabanca, ağır NATO gündeminin hafif ama akılda kalıcı yan başlıkları oldu.
Patlamaların Gölgesinde Macron’un Şam Ziyareti
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Şam ziyareti, bölgesel dengelerin yeniden şekillendiği kritik bir dönemde gerçekleşti. NATO Zirvesi öncesinde yapılan bu ziyaret, Beşar Esed rejiminin devrilmesinin ardından bir Avrupa Birliği liderinin Suriye’de gerçekleştirdiği ilk resmi temas olma özelliği taşıyor. Daha önce Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski de Şam’ı ziyaret etmiş olmasına rağmen Macron’un ziyareti, zamanlaması ve taşıdığı siyasi ağırlık nedeniyle öne çıkıyor.
Her şeyden önce Macron’un ziyareti sembolik anlamıyla dikkatleri üzerine çekmiş durumda. Nitekim Macron, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin 2009 yılında gerçekleştirdiği ziyaretten bu yana Suriye topraklarına adım atan ilk Fransız devlet başkanı oldu. Aradan geçen yıllar içinde savaşın yıkımını ve rejim değişikliğini düşününce Macron’un ziyareti, Fransa’nın Suriye ile ilişkilerini yeniden kurma iradesinin bir göstergesi olarak değerlendiriliyor.
Ziyaretin ekonomik boyutu da en az diplomatik boyut kadar belirleyici bir öneme sahip. Geçtiğimiz yıl Avrupa Birliği’nin Suriye’ye yönelik uyguladığı yaptırımların gevşetilmesi sürecine öncülük eden Fransa, Suriye’nin yeniden yapılanma sürecinden payını almak istiyor. TotalEnergies ve CMA CGM gibi dev şirketlerin CEO’larının ziyarette Macron’a eşlik etmesi de tam olarak bu anlayışın bir yansıması. Öyle ki TotalEnergies CEO’su Patrick Pouyanne, petrol taşımacılığı için kritik öneme sahip olan Suriye-Irak transit güzergahı ve Suriye’nin Doğu Akdeniz kıyılarında petrol arama izninin görüşmelerde ele alındığını açıkladı.
Diplomatik kulislerden sızan bilgilere göre Macron’un yeni Suriye yönetiminden en temel beklentisi Lübnan’daki gerilimlere müdahil olmaması. Hatırlanacağı üzere Trump daha önce Lübnan’da yeni bir Suriye senaryosundan söz etmiş, Hizbullah’a karşı Suriye ordusunun Lübnan’da görev alabileceğini belirtmişti. Geçtiğimiz günlerde ise Suriye Dışişleri Bakanı eş-Şeybani, Lübnan’ı ziyaret ederek Hizbullah’a yakınlığıyla bilinen Meclis Başkanı Berri ile görüşmüştü. Bu görüşmeden elde edilen çıkarımlar göz önünde bulundurulursa Suriye hükümetinin Hizbullah’a karşı beslediği güvensizliğe rağmen Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın sınır ötesi bir askeri maceraya pek niyeti yok gibi görünüyor.
Ziyaretin en gerilimli anı ise beklenmedik bir anda, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Emmanuel Macron ile Ahmed eş-Şara görüşürken yaşandı. Macron’un kaldığı otelin ve Turizm Bakanlığı’nın yakınında art arda patlamalar meydana gelirken Macron’un patlamalardan etkilenmediği, üstüne üstlük herhangi bir patlama sesi dahi duymadığı açıklandı. Patlamalar her ne kadar ziyarete gölge düşürecek ciddi bir hasara neden olmamış olsa da, özellikle geçtiğimiz hafta Şam’da gerçekleşen patlamalar da göz önünde bulundurulduğunda, Suriye hükümetinin güvenlik kaygılarının niçin hala bu denli canlı olduğunu hatırlatmış oldu.
Ziyaret sırasında dikkat çeken ayrıntılardan biri de Fransa cumhurbaşkanının güneş gözlükleriydi. Macron’un kapalı mekanlarda dahi güneş gözlüğünü çıkarmaması, bazı gözlemciler tarafından tuhaf ve hatta saygısızlık olarak yorumlandı. Ancak kısa süre sonra yapılan resmi açıklamada, Macron’un gözündeki bir rahatsızlık nedeniyle güneş gözlüğü kullanmaya devam ettiği belirtildi. Bu olay etrafında gelişen tartışmalar, küresel siyaset sahnesinde çoğu zaman politik mesaj yüklenerek anlamı abartılan bazı davranışların arka planında aslında oldukça sıradan ve insani gerekçelerin bulunabileceğini de hatırlatmış oldu.
Ziyaretin yoğun güvenlik ve ekonomi gündemi arasında görece arka planda kalan bir diğer boyutu ise kültürel miraslar hususunda yaşandı. Macron, savaş sırasında zarar görmemeleri amacıyla geçici olarak Fransa’ya emanet edilen antik eserleri ziyareti vesilesiyle Suriye’ye iade etti. Şam Milli Müzesi’ne teslim edilen 23 eser, tarih öncesi dönemden Abbasi dönemine kadar uzanan geniş bir tarihsel yelpazeyi kapsıyor.
Bütünüyle değerlendirildiğinde Macron’un Şam ziyareti güvenlik kaygıları, ekonomik hesaplar, bölgesel dengeler ve sembolik jestlerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir gündem ortaya koyuyor. Kat edilen mesafeye ve sağlanan görece istikrar ortamına rağmen Suriye’nin geleceği hala önemli belirsizlikler barındırıyor. Buna karşın Fransa’nın bu dönemde Suriye’nin yeniden inşa sürecinde Avrupalı muadillerine kıyasla daha erken pozisyon alma isteği artık tartışmasız görünüyor.
Peru’da Aylar Süren Seçim Belirsizliği Sona Erdi
Peru’da 33 adayın yarıştığı cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turu 12-13 Nisan’da gerçekleştirilmiş; ardından ilk turda en yüksek oyu alan iki aday olan Keiko Fujimori ile Roberto Sanchez, 7 Haziran’da düzenlenen ikinci tur seçimlerinde yeniden karşı karşıya gelmişti. İkinci turdaki oy farkının son derece düşük olması nedeniyle ülkenin en üst seçim otoritesi nihai sonuçları yaklaşık bir ay sonra açıklayabildi.
Resmi sonuçlara göre Keiko Fujimori, 9 milyon 223 bin 396 oy alarak oyların %50,13’ünü kazandı ve Peru’nun yeni cumhurbaşkanı seçildi. Rakibi Roberto Sanchez ise yaklaşık 9 milyon 173 bin 755 oyla %49,87 seviyesinde kaldı. İki aday arasındaki farkın elli bin oyun altında kalmasıyla birlikte çeşitli gerginliklere sahne olan seçim süreci Peru siyasetindeki siyasi kutuplaşmayı gözler önüne seriyor.
Birbirine oldukça yakın oy oranlarına sahip iki aday arasındaki yarışta, yurt dışı oyları seçim sürecini daha da karmaşık hale getirdi. Roberto Sanchez, Peru içindeki oyların çoğunluğunu almasına rağmen, yurt dışından gelen yaklaşık 411 bin oyun sayılmasıyla dengeler Keiko Fujimori lehine değişti. Özellikle ABD’de yaşayan Peru vatandaşlarının tercihlerini büyük ölçüde Fujimori’den yana kullanması, seçim sonucunu belirleyen en önemli etken oldu.
Yurt dışı oylarının bu denli kritik etkide bulunduğu seçimler Peru içinde olduğu kadar Peru dışında da siyasi tartışmalara konu olmuş durumda. Bir tarafta oy hakkının ikametten değil vatandaşlıktan doğduğu, özellikle döviz transferleriyle ülke ekonomisine katkı sunan diasporanın siyasi temsilden dışlanmasının tutarsız olacağı ve pek çok demokraside benzer uygulamaların zaten norm haline geldiği argümanı yer alıyor. Karşıt tarafta ise günlük yaşamı o ülkenin politikalarından doğrudan etkilenmeyen kişilerin oy kullanmasının demokratik meşruiyet açısından sorunlu olduğu öne sürülüyor.
Seçim sonuçlarına ilişkin tartışmalar sürse de Peru’nun yeni cumhurbaşkanının 51 yaşındaki muhafazakar siyasetçi Keiko Fujimori olduğu artık kesinleşmiş durumda. 1990-2000 yılları arasında cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan ve ülkeyi demir yumrukla yöneten Japon kökenli siyasetçi Alberto Fujimori’nin kızı olan Keiko Fujimori; 2011, 2016 ve 2021 seçimlerinde de cumhurbaşkanlığına aday olmuş ancak başarılı olamamıştı. Dördüncü denemesinde zafere ulaşan Fujimori için şimdi asıl soru babasından devraldığı siyasi mirasın cumhurbaşkanlığı döneminde bir avantaj mı yoksa ağır bir yük mü olacağı.
Keiko Fujimori’nin önündeki en önemli sınav ise artan suç oranlarıyla mücadele olacak. Son yıllarda Peru’da organize suç örgütleri ve çetelerin artan etkisi, şiddet olaylarını günlük yaşamın sıradan bir parçası haline getirirken kamuoyunda güvenlik kaygısını da seçim gündeminin en üst sıralarına taşımıştı. Fujimori, kampanyasını büyük ölçüde bu sorun üzerine kurarak suç örgütlerine karşı sıkı politikalar izleyeceğini ve kamu düzenini yeniden tesis edeceğini vaat ederek liderlik koltuğuna gelmiş bulunuyor.
Peru’nun Bağımsızlık Günü olan 28 Temmuz’da yemin ederek resmen göreve başlayacak olan Keiko Fujimori, görevi devraldığında ülkenin son on yıldaki dokuzuncu cumhurbaşkanı olacak. Bu durum, Peru siyasetinde kronikleşen istikrarsızlığın ve kurumsal kırılganlığın da en net göstergelerinden biri. Dolayısıyla Fujimori’nin önündeki başlıca görevlerden biri uzun süredir siyasi krizler ve erken seçimlerle sarsılan devlet yönetimine yeniden istikrar kazandırmak olacak.
Peru’da nihai sonuçları açıklanan seçim bölgesel dengeleri de yakından ilgilendiriyor. Geçtiğimiz günlerde Kolombiya’da Abelardo de la Espriella’nın seçilmesiyle eş zamanlı gerçekleşen bu sonuç, Trump’ın artan etkisiyle birlikte Latin Amerika siyasetinde sağa doğru bir kaymanın işareti olarak okunuyor. Bölgedeki sol hükümetlerin art arda zorlandığı bir dönemde Fujimori’nin zaferi bu eğilimi pekiştiren bir örnek olarak gündemde şimdiden yerini almış durumda.