Amerikan Yayılmacılığının 160 Yıllık Grönland Hedefi
Grönland bugün Donald Trump’ın agresif çıkışlarıyla yeniden dünya siyasetinin merkezine yerleşmiş olsa da yaklaşık 160 yıl önce bile ABD Kongresi’nde Grönland’ın ele geçirilmesi gerektiğine dair tartışmalar yankılanıyordu. Bu fikrin en ateşli savunucuları arasında Amerikan yayılmacılığının mimarlarından olan dönemin Dışişleri Bakanı William H. Seward yer almaktaydı.
Seward’ın 1868’de hazırlattığı rapora göre Grönland balina, fok, somon gibi envai çeşit balıkların yanı sıra kömür yatakları ile eşsiz bir kaynak olarak öne çıkıyordu. Alaska’yı Rus İmparatorluğu’ndan 7,2 milyon dolara satın aldığında Amerikan kamuoyunda dalga konusu haline gelen Seward’ın bu yeni girişimi İç Savaş’ın yaralarını sarmaya çalışan ABD’de o gün için pek değer görmemiş olsa da ABD’nin adaya dair emelleri son bulmadı.

20. yüzyılın başında Grönland, büyük güçlerin kapalı kapılar ardında yürüttüğü pazarlıklarda sessiz bir nesne olmaya devam etti. 1910 yılında gündeme gelen ancak gerçekleşmeyen bir plan, dönemin kolonyal zihniyetini açıkça ortaya koyuyor. Bu plana göre Danimarka Grönland’ı ABD’ye devredecek, ABD Danimarka’ya Filipinler’de bazı adalar verecek, Danimarka’nın bu adaları Almanya’ya aktarması karşılığında ise Almanya Schleswig-Holstein bölgesini Danimarka’ya iade edecekti.
Grönland’ın kaderi, binlerce kilometre uzaktaki güçler için sadece bir takas malzemesi olarak düşünülürken ada halkının iradesi bu denklemde kendine hiç yer bulamadı. İkinci Dünya Savaşı ise Grönland’ın jeopolitik değerini daha da görünür kıldı. ABD, Nazi Almanyası’nın adayı kontrol altına alma ihtimalini öne sürerek Grönland’a fiilen asker konuşlandırdı. Böylelikle ABD’nin adadaki bu “geçici” askeri varlığı savaş sonrası dönemde kalıcı hale geldi.
1951 yılına geldiğimizde ABD ile Danimarka arasında imzalanan Savunma Anlaşması bağlamında bugün bir uzay üssüne dönüştürülen Thule Hava Üssü inşa edildi. Bu üs, Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği’nden gelebilecek balistik füze saldırılarına karşı erken uyarı sistemlerinin merkezlerinden biri olurken Grönland böylece NATO’nun Arktik’teki ileri karakolu haline gelmiş oldu.
Türkiye’nin neredeyse 3 katı büyüklüğündeki yüzölçümüyle dünyanın en büyük adası olan Grönland’ın yüzeyinin yaklaşık %80’i bugün kalın bir buz tabakasıyla kaplı. Nüfusu ise yalnızca 56.000 civarında. Dahası, mevcut demografik eğilimler devam ederse Grönland nüfusunun 2050’ye kadar 50.000’in altına düşmesi bekleniyor. Bu durum, adanın bir boşluktan ibaret olduğu algısını güçlendirirken adanın siyasi statüsü de bu kırılganlığı derinleştirir nitelikte.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında hız kazanan dekolonizasyon süreci kapsamında Grönland’ın koloni statüsü 1953’te sona erdirilerek ada Danimarka Krallığı’nın ayrılmaz bir parçası haline getirilmişti. 1979 referandumuyla özerk yönetime geçen Grönland’ın özerk yetkileri 2009’daki referandumla genişletilmiş olsa da dış politika, savunma, güvenlik ve para politikası alanlarında yetki Danimarka’da kalmaya devam ediyor.
Grönlandlı siyasetçiler bağımsızlığı nihai hedef olarak işaret ederken Donald Trump’ın Grönland’a dair planları durumu daha da karmaşık hale getirmiş durumda. İlk olarak 2019’da Trump, Grönland’ı satın alma fikrini kamuoyu önünde dile getirmiş, Danimarka Başbakanı’nın bu öneriyi “absürt” olarak nitelemesi üzerine ise planlanan Danimarka ziyaretini iptal etmişti.
Trump’ın ikinci döneminde ise ton daha da sertleşti. ABD’nin Grönland’a yönelik askeri planlar hazırlattığı iddiaları gündeme gelirken Trump’ın “ABD’nin ulusal güvenliği için Grönland’ın mülkiyeti mutlak bir zorunluluktur” ifadesi, artık satın alma değil zorla ele geçirme ihtimalinin gündemde olduğunu gösterdi. Venezuela’ya müdahalesinin ardından uluslararası hukuka ihtiyacı olmadığını açıklayan Trump’ın ABD dış politikasında yaşattığı normatif kopuş da böylelikle Grönland meselesiyle tekrar gün yüzüne çıkmış oldu.
ABD tarafından sertleşen söylemlere karşın Danimarka İstihbarat Teşkilatı ABD’yi Rusya ve Çin ile birlikte potansiyel tehdit olarak tanımlarken Danimarka’nın ABD’yi Grönland’da etki operasyonları yürütmekle suçlaması da gündeme damga vurmuştu. Bu gelişmeler Grönland meselesinin zamanın ruhuna uygun şekilde klasik askeri rekabetin ötesinde toplumsal manipülasyon boyutuna taşındığını gösterir nitelikte.
Avrupa’dan gelen tepkilere karşı Trump’ın attığı adım ise bir kez daha ekonomik baskı olurken Trump, Danimarka başta olmak üzere Norveç, İsveç, Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık gibi Avrupa ülkelerine %10 gümrük tarifesi uygulanacağını ve Grönland konusunda bir anlaşma sağlanmazsa bu oranın %25’e çıkacağını duyurdu. Böylece ticaret, bu kez doğrudan Avrupa ülkelerini hedef alacak şekilde bir kez daha jeopolitik bir silaha dönüştü.
Grönland’ın bu kadar kritik hale gelmesinin ardında küresel ısınmanın Arktik bölgesinde neden olduğu dönüşüm var. Eriyen buzullar küresel ticaret rotalarını yeniden şekillendirirken Süveyş Kanalı’na alternatif olarak Arktik bölgesinde ortaya çıkan yeni rota öne çıkıyor. Öyle ki bu yeni rotanın ile Asya–Avrupa taşımacılığında yolculuk süresinin 10-15 gün düşürmesi, maliyetleri de %30 ila %40 oranında azaltması bekleniyor.
Diğer yandan Grönland, Dışişleri Bakanı Seward’ın yıllar önce altını çizdiği gibi doğal kaynaklarıyla öne çıkmaya devam etse de günümüzde balıkçılık veya kömür kaynaklarından ziyade nadir toprak elementleriyle dikkat çekiyor. ABD’nin nadir toprak elementlerine olan bağımlılığı ve adanın ABD’ye yakın coğrafi konumu düşünüldüğünde en az 25 çeşit nadir toprak elementine ev sahipliği yapan Grönland, tedarik zinciri güvenliğinin de kilit halkası olarak görülüyor.
Sonuç olarak Grönland meselesi, tek başına bir ada ya da bir toprak anlaşmazlığı olmanın ötesinde. ABD’nin küresel düzeni nasıl gördüğüne, hukukun ve ittifakların ne kadar bağlayıcı kabul edildiğine dair daha büyük bir zihniyet değişimini yansıtıyor. Satın alma fikrinden işgal ihtimaline uzanan bu çizgi uluslararası sistemin geleceğini de derinden ilgilendiriyor. Zira ABD’nin refleksleri 19. yüzyıl emperyalizmini hatırlatsa da her müdahale bu kez çok daha küresel bedellere neden olma potansiyeline sahip.
AB–Mercosur Anlaşması Avrupa’yı Böldü
Küresel GSYİH’nin %30’unu oluşturan Avrupa Birliği ile Mercosur ülkeleri (Brezilya, Arjantin, Uruguay ve Paraguay) arasında 1999’da başlayan serbest ticaret müzakereleri bu hafta düzenlenen imza töreniyle nihai aşamaya ulaştı. Ursula von der Leyen’in törende verdiği mesajlar anlaşmanın ticari boyutunun yanı sıra yüksek düzeyli bir siyasi mesaj olarak kurgulandığını gösterirken anlaşmanın yürürlüğe girmesi için gerekli olan Avrupa Parlamentosu onayının alınmasının kolay olmayacağı şimdiden görülüyor.
Mercosur Anlaşması’nın ekonomik ölçeği, siyasi tartışmanın neden bu kadar sert olduğunu açıklıyor. Taraflar arasındaki gümrük vergilerinin %90’dan fazlasını ortadan kaldırmayı hedefleyen anlaşma ile AB şirketlerinin yılda 4 milyar euronun üzerinde tasarruf sağlayacağını öngörülüyor. Diğer yandan anlaşma Mercosur ülkelerine özellikle tarım ve hayvancılık ürünleri için Avrupa pazarını açıyor.

Anlaşmanın Avrupa açısından önem taşıyan bir diğer boyutu ise nadir toprak elementleri başta olmak üzere stratejik madenlere erişimi güvence altına alma potansiyeli. Bu yönüyle anlaşma, Çin’e olan stratejik bağımlılığı azaltmaya dönük bir arayışın da önemli bir parçası. Almanya ve İspanya başta olmak üzere anlaşmayı destekleyen ülkeler açısından bu adım Avrupa’nın ticaretini çeşitlendirirken aynı zamanda ABD–Çin eksenine karşı Avrupa’nın ekonomik bağımsızlığını güçlendireceği umut ediliyor.
Bu bağlamda anlaşma Trump’ın birçok sektörde ekonomik korumacılığı ve yüksek gümrük vergilerini esas alan ticaret anlayışına karşı bir antitez olarak görülüyor. İmza töreninden yalnızca saatler önce Trump’ın Grönland meselesi nedeniyle Avrupa ülkelerine yönelik yeni gümrük tarifeleri açıklaması da tesadüf sayılmaz. Zira Von der Leyen, Mercosur’u açıkça bir “jeopolitik zafer” olarak tanımlarken anlaşmayı “kurallara dayalı ticaretin, parçalanan dünyada yeniden savunulması” şeklinde çerçeveledi.
Ancak Von der Leyen’in bu stratejik zafer anlatısı Avrupa içinde herkesi ikna edebilmiş değil. Fransa, Avusturya, Macaristan, İrlanda ve Polonya anlaşmaya açıkça karşı çıkarken Aralık ayında artan protestoların da etkisiyle Fransa anlaşmanın ertelenmesine yönelik çağrıda bulunmuştu. Buna rağmen süreç, İtalya’nın çiftçiler için ek finansman ve gübrelerde karbon vergisinden muafiyet gibi ayrıcalıklar elde ettikten sonra vetosunu çekmesiyle hızlanmıştı.
Anlaşmanın imzalanmasının ardından gözler Avrupa Parlamentosu’nun onay sürecine çevrilmiş durumda. Üye devletlerin çoğu yeşil ışık yakmış olsa da anlaşmanın fiilen uygulanabilmesi için parlamento onayı şart. Yıllar süren müzakerelerin ardından teknik meseleleri aşan Mercosur’un kaderi şimdi parlamentodaki siyasi dengeye ve sokaktan gelen baskının gücüne bağlı.
Sokaktan gelen baskının en görünür parçası ise şüphesiz çiftçi protestoları. Güney Amerika’dan gelecek et ve tarım ürünlerinin AB pazarına girmesi Avrupalı çiftçiler için doğrudan bir gelir tehdidi olarak algılanıyor. Son aylarda sık sık çiftçi protestolarıyla gündeme gelen Avrupa şehirlerinde protestoların zirvesi ise Paris’te yaklaşık 350 traktörün parlamento çevresini kuşatması ve hükümet binalarına gübre atmasıyla yaşandı.
Protestolara katılanlar arasında çiftçilerin yanı sıra Mercosur ülkelerinde çevre koruma ve gıda güvenliği standartlarının AB’ye kıyasla daha düşük olduğuna dikkat çeken çevreci gruplar da yer alıyor. Bölgedeki tarımsal üretimin genişlemesinin Amazon havzasında ormansızlaşmayı teşvik edeceği ve bu durumun Avrupa’nın iklim hedefleriyle çelişeceği vurgulanan başlıca konular.
Tüm bunlar Avrupa’nın küresel konumlanışına ve iç siyasal dengelerine dair tartışmaların Mercosur Anlaşması’nın merkezine yerleştiğini gösteriyor. Bir yanda jeopolitik belirsizlikler, Çin ve ABD karşısında ekonomik özerklik arayışı ve kurallara dayalı ticaret düzenini savunma iddiası yer alırken diğer yanda ise çiftçiler ve çevreciler bulunuyor.
İran Protestolarında Enformasyon Mücadelesi
İran’da protestolar devam ederken olayları yalnızca sokaklarda olan bitenler üzerinden okumak mümkün değil. Gösteriler, can kayıpları ve internet kesintileri kadar önemli olan bir başka mevzu ise protestolar üzerinden sürdürülen propaganda faaliyetleri. Bugün İran’daki kriz, halkın yıllardır süren memnuniyetsizliğinin bir göstergesi olmanın yanı sıra hibrit savaş yöntemlerinin kullanıldığı bir enformasyon mücadelesine dönüşmüş durumda.
Bu dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden biri geçtiğimiz hafta ortaya çıktı. Sosyal medyada İsrail bağlantılı hesaplar tarafından kullanılan #FreeThePersianPeople etiketi etrafında koordineli biçimde hareket eden 170 hesap, kısa bir süre içinde yaklaşık 18 milyon kullanıcıya ulaştı. Paylaşımların %94’ünün retweetlerden oluşması içeriğin tabandan kendiliğinden üretilmediğini, aksine merkezden dağıtılan mesajların dolaşıma sokulduğunu gösteriyor.

Bu ağın merkezinde İran’daki mevcut rejime karşı Rıza Pehlevi’yi siyasi bir alternatif olarak sunan ve açık biçimde dış müdahaleyi meşrulaştıran söylemler bulunuyor. Burada dikkat çekici olan nokta, monarşi fikrinin İran toplumu içinde oldukça sınırlı ve tartışmalı bir karşılığı olmasına rağmen dijital alanda “doğal muhalefet” gibi sunulması. Bu durum, protestoların kendisinden ziyade protestoların nasıl kullanılabileceğine dair bir çerçeve kurma çabasına işaret ediyor.
Bu çerçeveye uluslararası aktörlerin doğrudan katılımı da dikkat çekici. İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, Farsça paylaşımlarla protestoları desteklediklerini açıkça ilan ederken ABD Kongre üyesi Pat Fallon başta olmak üzere birçok yetkili de benzer dış müdahale çağrılarını dolaşıma soktu. Bu noktada İran halkıyla dayanışmadan ziyade siyasi sonuç üretmeyi hedefleyen sembolik müdahaleler dikkat çekiyor.
İran tarafında ise bambaşka bir refleks görüyoruz. Protestoların 31 eyaletin tamamına yayılmasıyla birlikte Tahran yönetimi internet erişimini büyük ölçüde kesti. Can kayıplarına ilişkin rakamlar konusunda ise birçok farklı kaynak birbirinden oldukça farklı sayılar veriyor. İranlı yetkililer, olayların dış güçler tarafından organize edildiğini savunurken Washington’dan gelen doğrudan askeri tehdit açıklamaları bu iddiaları Tahran açısından daha inandırıcı kılıyor.
Sokaktaki protestolar siyasal baskı ve ekonomik kriz gibi toplumsal iç dinamiklerden beslenirken İran ve İsrail bu öfkenin dış dünyada nasıl okunacağını belirlemek için yarışıyor. İran bilgi akışını bloke ederek, İsrail ise monarşi restorasyonu gibi seçilmiş anlatıları büyüterek aynı savaşı farklı cephelerden yürütüyor. Sonuçta İran’daki protestolar, bir anlamda algının ve meşruiyetin savaşı haline gelmiş durumda. Bu yeni denklemde, sokakların kontrolü hala oldukça önemli olsa da uluslararası tepkinin şekillenmesinde hikayeyi kimin nasıl anlattığı, kimin kazandığını belirleyen asıl unsur gibi görünüyor.
