Gri Bölge #31
#31
Güvenlik ve Strateji Araştırmaları Programı22 Nisan 2026
-İtalya'nın İsrail Kararının Arka Planında Ne Var? -Trump Bu Kez Papa'ya Karşı -Bulgaristan Seçimleri ve Rumen Radev'in Sıradışı Kariyeri

Gri Bölge #31

İtalya’nın İsrail Kararının Arka Planında Ne Var?

Avrupa siyasetinde son günlerin en dikkat çekici kırılmalarından biri İtalya’nın dış politika tercihleri üzerinden şekillenmeye başladı. Geçtiğimiz hafta İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ülkesinin İsrail ile 2003 yılından bu yana sürdürdüğü savunma işbirliğini yenilemeyeceğini açıklayarak iki ülke arasında yeni bir tartışma başlattı. Bu karar Meloni’nin dış politika anlayışında gerçekleşen bir değişime de işaret ediyor.

İtalya’nın İsrail’in silah ithalatındaki payına göz atmak bu kararı anlamak için yerinde olacaktır. Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI) verilerine göre İtalya, İsrail’e en çok silah tedarik eden üçüncü ülke konumunda. Ancak İtalya’nın payı İsrail’in toplam silah ithalatın sadece %1’ine denk geliyor. İsrail’in silah tedarikinde başlıca aktörler ise yaklaşık %66 ile ABD ve %33 ile Almanya. Bu dağılım, İtalya’nın kararının sembolik açıdan önemli olsa da sınırlı etkiye sahip olduğunu gösteriyor.

Kaynak: AA

Nitekim İtalya Savunma Bakanı Guido Crosetto, 7 Ekim 2023 sonrasında savaş halindeki ülkelere silah satışını sınırlayan yasayla uyumlu olarak İtalya’nın İsrail’e yönelik yeni silah ihracat lisanslarını onaylamayı durdurduğunu açıklamıştı. Dolayısıyla savunma anlaşmasının yenilenmemesi aslında daha önce başlayan bir politika değişiminin devamı niteliğinde. İtalya burada bir yandan hukuki çerçeveye sadık kalırken diğer yandan kamuoyu taleplerine cevap vermeyi amaçlıyor.

Kararın arka planında geçtiğimiz haftalarda İsrail ile yaşanan diplomatik kriz de etkili. İsrail güçlerinin Lübnan’daki Birleşmiş Milletler barış gücü konvoyuna ateş açması ve bu sırada İtalyan askerlerini taşıyan bir aracın zarar görmesi, İtalyan kamuoyunda ciddi bir tepkiye yol açmıştı. Olayda herhangi bir kan dökülmemiş olsa da İtalya’nın İsrail büyükelçisini Dışişleri Bakanlığı’na çağırması meselenin ne kadar ciddiye alındığını ortaya koyuyor.

İç politika dinamikleri ise bu kararın belki de en belirleyici boyutunu oluşturuyor. Son yıllarda yüz binlerce İtalyan vatandaşı hükümetin İsrail politikasına karşı protestolara ve grevlere katıldı. Geçtiğimiz ay yapılan anayasa referandumunun kaybedilmesi ise durumu hükümet için daha da hassas hale getiriyor. Bu toplumsal taleplerin Meloni hükümetinin kararında etkili olduğu şüphesiz öne sürülebilir.

Önümüzdeki genel seçimlere yalnızca 18 ay kalmış olması da Meloni’nin dış politika yaklaşımını güncellemesini zorunlu kılıyor. Meloni’nin söyleminde son dönemde gözlenen ton değişikliği, İsrail’in yanı sıra ABD’ye karşı da yeniden konumlanmanın açık bir göstergesi. Nitekim Meloni hükümeti, son dönemde Trump yönetimindeki ABD ile ilişkilerinde daha mesafeli bir duruş sergilemeye başlamış durumda.

İran Savaşı sürerken İtalya’nın Sicilya’daki Sigonella üssünün ABD savaş uçakları tarafından kullanılmasına izin vermemesi, açılan mesafenin en somut yansıması olarak öne çıkıyor. Ayrıca geçtiğimiz dönemde ABD Başkanı Donald Trump’ın, İtalya’yı Hürmüz Boğazı’nın güvenliğine katkı sunmamakla eleştirmesi transatlantik ilişkilerdeki gerilimi daha görünür hale getirdi.

Diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi İtalyan kamuoyunda da ABD’ye ve Donald Trump’a yönelik algının giderek olumsuz bir hal alması hükümetin dış politikadaki yön değişikliğinde önemli bir faktör olarak öne çıkıyor. Nitekim Giorgia Meloni’nin ABD ile ilişkilerde daha kontrollü bir mesafe kurarak seçmen desteğini yeniden kazanmayı hedeflediği söylenebilir. Bu çerçevede, İtalya’nın önümüzdeki dönemde daha özerk ve dengeli bir dış politika çizgisine yönelmesi muhtemel.

Bu gelişmelerin İsrail tarafındaki yankısı da gecikmedi. Muhalefet lideri Yair Lapid, hükümetin uluslararası arenada müttefiklerini kaybetmeye başladığını belirterek İtalya’nın savunma anlaşmasını askıya alma kararını Başbakan Netanyahu için utanç verici bir başarısızlık olarak nitelendirdi. Lapid’in açıklaması aynı zamanda soykırım politikaları nedeniyle İsrail’in giderek artan diplomatik izolasyonuna dair bir uyarı niteliği taşıyor.

İtalya’nın İsrail ile savunma işbirliğini yenilememe kararı, Avrupa’da kamuoyu baskısının özellikle de İsrail söz konusu olduğunda giderek daha belirleyici hale geldiğini gösteren çarpıcı bir örnek sunuyor. Bu çerçevede, İtalya örneğinde olduğu gibi, Donald Trump ile yakın ilişkilere sahip Avrupa ülkelerinin önümüzdeki dönemde İsrail ve ABD’ye yönelik politikalarında daha mesafeli bir çizgiye yönelmeleri olası görünüyor.

Trump Bu Kez Papa’ya Karşı

ABD Başkanı Donald Trump ile Papa XIV. Leo arasında son dönemde yaşanan karşılıklı açıklamalar ve gerilim, ilk bakışta güncel bir siyasi polemik gibi görünse de aslında çok daha uzun bir tarihsel hattın devamına işaret ediyor. Bu çatışma, Orta Çağ’dan bu yana süregelen ruhani otorite ile dünyevi iktidar arasındaki güç mücadelesinin dijital çağın yeni siyasal dili içinde yeniden görünür hale geldiğini gösterir nitelikte.

Bu tarihsel arka planı daha somut hale getirmek için Orta Çağ’da şekillenen ikili otorite anlayışına bakmak yerinde olacaktır. Nitekim Papa I. Gelasius, 494 yılında Bizans İmparatoru Anastasius’a yazdığı mektupta Orta Çağ siyasal düşüncesinin temelini oluşturan iki kılıç doktrinini ortaya koyarak dünyayı yöneten iki büyük gücü “papaların kutsal otoritesi” ve “kralların dünyevi iktidarı” olarak tanımlamıştı.

Kaynak: AA

800 yılında Papa’nın çağrısıyla Roma’ya gelen Frank Kralı Şarlman’ın Papa III. Leo’nun elinden taç giyerek Kutsal Roma İmparatoru ilan edilmesi ise Papalık kurumunun dünyevi iktidar üzerindeki sembolik üstünlüğünü tescil eden bir emsal oluşturdu. Ancak Papa III. Leo ile Kutsal Roma İmparatoru Şarlman arasındaki bu işbirliği sonraki dönemde Papalık ile siyasi otorite arasında süregelen açık bir güç mücadelesi halini aldı.

Örneğin 11. yüzyılda geldiğimizde Papa VII. Gregory ile Kutsal Roma İmparatoru IV. Henry arasında yaşanan kriz de piskoposları kimin atayacağı sorusu üzerinden esasen egemenliğin kaynağını tartışıyordu. Benzer gerilimler sonraki yüzyıllar boyunca yaşanıp durdu, Papalık ise Reform hareketlerinin ardından eski gücünü yavaş yavaş kaybetti. 19. yüzyıla gelindiğinde İtalyan ordusunun Roma’yı ele geçirmesiyle Papalık, İtalya’da hakim olduğu toprakları da kaybederek adeta Vatikan’a hapsoldu.

O günlerden bu yana başa gelen papalar, uluslararası konularda pek yorum yapmayan, fikirlerini beyan etse de yaklaşık 135 İsviçreli muhafız haricinde askeri gücü olmayışından mütevellit pek ciddiye alınmayan bir aktör olarak varlığını sürdürmekte. Josef Stalin’e atfedilen şu ifade ise Papalık kurumunun manevi otoritesinin modern güç siyaseti karşısında nasıl sorgulandığını ortaya koyuyor: “Papa mı? Kaç tümeni varmış?”

Günümüzde Orta Çağ’a kıyasla Vatikan’ın siyasi etkisi oldukça kısıtlı olsa da papalar bazı anlarda savaş karşıtı çıkışlarıyla dikkatleri üzerine çekmişti. 1965 yılında Papa VI. Paul’un Birleşmiş Milletler’de yaptığı “Bir daha asla savaş olmasın” çağrısı isim vermese de dönemin ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’ın Vietnam politikasına yönelik güçlü bir eleştiri olarak okundu. Benzer şekilde Papa II. John Paul da 2003 yılında George W. Bush yönetimindeki Irak işgaline açıkça karşı çıkan isimlerden biriydi.

Bu örneklerde ise dikkat çeken nokta ABD başkanlarının papa tarafından yapılan eleştirilere karşı genellikle daha diplomatik ve temkinli bir dil kullanması. Nitekim papalar ile siyasi otorite arasındaki gerilim sürse de bu gerilim ABD bağlamında çoğu zaman karşılıklı saygı çerçevesinde yönetiliyordu. Ancak son dönemde bu denge daha sert ve kişisel bir çatışma biçimine evrilmiş görünüyor.

Nitekim ilk Amerikalı papa olan XIV. Leo, Afrika turu kapsamında Kamerun’da yaptığı bir konuşmada milyarlarca doları savaş ve yıkım için harcarken sağlık, eğitim ve yeniden inşa için gerekli kaynakları ihmal eden liderler için “tiranlar” ifadesini kullandı. Papa ayrıca uluslararası hukukun sürekli ihlal edildiğini ve sömürgeci eğilimlerin güç kazandığını vurguladı. Bu açıklamalar, özellikle ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarına dolaylı bir eleştiri olarak dikkat çekiyor.

Papa’nın bu söylemi, Donald Trump ile doğrudan bir gerilime yol açmış durumda. Trump, Papa’yı “suç konusunda zayıf ve dış politikada kötü” olarak nitelendirirken, onun siyasi konulara fazla müdahil olduğunu belirtiyor. Hatta Papa’nın Amerikan kökenli olmasının kendi başkanlığı sayesinde mümkün olduğunu iddia ederek tartışmayı daha da kişisel bir zemine çekmiş bulunuyor.

Trump’ın Papa ile tartışmaları sürerken bir de sosyal medya platformu Truth Social’da Hristiyanlık açısından oldukça tartışmalı yapay zeka görselleri paylaşması bu gerilimin aynı zamanda sembolik ve kültürel bir boyut taşıdığını ortaya koydu. Bu durum, dini otoritenin temsil ettiği değerler ile dijital çağın siyaset anlayışını karşı karşıya getiren dikkat çekici bir an olarak da ilgileri üzerine toplamış durumda.

Bu çatışmanın Amerikan iç siyasetine yansımaları da oldukça dikkat çekici. Son seçimlerde Hispanik Katoliklerin çoğu Trump’a karşı Demokrat adaylara yönelmiş olsa da beyaz Katoliklerin çoğu Trump’a olan destekleriyle biliniyor. Trump’ın sosyal medya gönderileri ve Papa ile olan atışmasına özellikle ABD nüfusunun yaklaşık olarak beşte birini oluşturan Katoliklerin tepkisi, yaklaşan ara seçimlerde Trump için bir tehlike olma potansiyeline sahip.

Bugün gelinen noktada Orta Çağ’da imparatorları tahttan indiren papalıktan küresel politikaları ahlaki bir perspektiften eleştiren bir papalığa geçiş söz konusu. Ancak özünde değişmeyen şey, Katolik kilisesinin kendisini ruhani bir kurum olmanın ötesinde aynı zamanda evrensel bir politik aktör olarak konumlandırma iddiası. Bu iddia haliyle, tıpkı geçmişte olduğu gibi günümüzde de devletlerin egemenlik anlayışıyla çatışmaya devam ediyor.

Bulgaristan Seçimleri ve Rumen Radev’in Sıradışı Kariyeri

Parlamenter demokrasilerde siyasetçilerin kariyer rotası genellikle oldukça öngörülebilirdir. Seçimlerde birinci parti olup başbakanlığa ulaştıktan sonra başarılı politikacıların siyasi ömürlerinin sonlarında daha sembolik bir makam olan cumhurbaşkanlığına geçerek kariyerlerini siyaset üstü bir konumda sonlandırmayı tercih etmeleri oldukça olağan bir durumdur. Ancak Bulgaristan’da geçen hafta gerçekleşen seçimleri zaferle kapatan Rumen Radev, bu alışılmış kariyer rotasını tersine çeviren nadir bir örnek olarak dikkat çekiyor.

Eski bir hava kuvvetleri komutanı olan Radev, 2016 yılında girdiği cumhurbaşkanlığı seçimlerini yaklaşık %60 oyla kazanarak göreve gelmiş, 2021’de ise oy oranını %66,7’ye kadar çıkararak konumunu daha da sağlamlaştırmıştı. Her ne kadar Bulgaristan’da cumhurbaşkanlığı makamı büyük ölçüde sembolik yetkilere sahip olsa da doğrudan halk oyuyla seçilmesi ve siyasi çalkantılarda dolu Bulgar siyasetinde oynadığı hakem rolü, Radev’in yıllar içinde halk nezdindeki meşruiyetini oldukça artırdı.

Kaynak: AA

Bu yılın başında ise Rumen Radev cumhurbaşkanlığı görevinden istifa ettiğini ve yeni bir parti kurarak yaklaşan seçimlerde başbakan olmak için yarışacağını açıklamıştı. Geçtiğimiz pazar günü Bulgaristan için oldukça yüksek bir oran olan %50 katılımla gerçekleşen seçimlerde Radev’in partisi oyların yaklaşık %45’ini aldı. Böylece henüz dört aylık parti, 240 sandalyeli parlamentoda 135 sandalye kazanarak tek başına iktidar çoğunluğunu elde etmiş oldu.

Bu sonuç, son 5 yıl içerisinde toplam 8 genel seçimin yapıldığı Bulgaristan’da 1997’den bu yana ilk kez bir partinin koalisyona ihtiyaç duymadan hükümet kurabilecek güce ulaşması anlamına geliyor. Bu durumu daha çarpıcı kılan ise geleneksel siyasi aktörlerin kan kaybı. Avrupa yanlılığıyla bilinen ve önceki dönemlerde birçok kez başbakanlık yapmış olan Boyko Borisov’un partisi ilk kez %20’nin altına düşerek %13,2 ile ikinci sırada yer alırken liberal koalisyon ise %12,4 ile üçüncü sırada kendine yer buldu.

Böylece parlamentoda temsil edilen parti sayısı dokuzdan beşe düşerken, 1990 yılında düzenlenen ilk demokratik seçimlerden bu yana mecliste yer alan Bulgar Sosyalist Partisi (BSP) %4 barajının altında kalarak ilk kez parlamentonun dışında kaldı. Bu sonuç, uzun yıllardır süren siyasi krizlerden bunalan seçmenin, yerleşik ve yıpranmış partiler yerine taze kan arayışına yöneldiğini gösterir nitelikte.

Seçim sonuçlarının bir diğer dikkat çekici boyutu ise Bulgaristan’da yaşanayan Türklerin temsil meselesi. Bulgaristan nüfusu içindeki oranı %8-9 civarında olan Türk nüfusunu temsil etme gayesindeki siyasi oluşumlar içinde yaşanan ayrışma nedeniyle seçmenlerin oyları iki parti arasında bölünmüş durumda. Bu nedenle Türk azınlığın parlamentodaki ağırlığı ciddi biçimde azalmış görünüyor.

Radev’in dikkat çekici zaferinin ardında yatan nedenler incelendiğinde ise birkaç temel dinamik öne çıkıyor. Öncelikle seçmen davranışında belirleyici olan unsurun istikrar arayışı olduğu görülüyor. Uzun süredir cumhurbaşkanlığı görevini sürdüren Radev’in sık sık değişen hükümetler ve yolsuzluk iddialarıyla anılan Bulgar siyasetinde kendisini sistemin üzerinde konumlanan bir denge unsuru olarak sunmayı başarması, seçim zaferinin ardında yatan en önemli nedenlerden birisi.

Radev’in aynı zamanda farklı ideolojik tabanlardan oy çekebilmesi bir diğer kritik faktör. Nitekim Radev, hem Bulgar Sosyalist Partisi seçmenlerinden hem de Rusya yanlısı çizgisiyle bilinen Diriliş (Vazrazhdane) Partisi’nden destek almayı başardı. Bu geniş koalisyon, klasik ideolojik ayrımların ötesine geçen bir siyasi mobilizasyon anlamına geliyor. Macaristan örneğinin aksine bu seçimlerde dış politikadan ziyade yolsuzluk ve istikrar gibi iç politika meselelerinin belirleyici olması da Radev’in söylemini biraz daha güçlendirmiş görünüyor.

İç politikadaki net duruşunun aksine dış politika söz konusu olduğunda Radev’in çizgisi oldukça pragmatik, hatta yer yer muğlak bir karakter taşıyor. Avrupa Birliği ile ilişkilerde eleştirel ama tamamen kopuşçu olmayan bir yaklaşım benimsiyor, Rusya ile ise diyalog çağrısında bulunuyor. Avrupa Birliği’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarını eleştiren Radev, Bulgaristan’ın Slav ve Ortodoks kimliğiyle Avrupa ile Rusya arasında bir köprü rolü üstlenebileceği düşüncesine sahip.

Ukrayna meselesinde ise Bulgaristan’ın lojistik destek sağlamasına ve Bulgar silahlarının Ukrayna için harcanmasına şiddetle karşı çıkıyor ancak bu tutumunun Avrupa Birliği’nin genel çizgisiyle açık bir çatışmaya dönüşmesini de istemiyor gibi görünüyor. Nitekim Radev, Ukrayna’ya yardım, yenilenebilir enerji politikaları ve euroya geçiş gibi konularda ciddi eleştirilerde bulunsa da Avrupa Birliği içindeki karar süreçlerinde veto hakkını kullanmayacağı sözünü şimdiden vermiş bulunuyor.

Bulgaristan’ın AB içinde alınacak kararlardaki sözünü kıymetlendiren bir unsur ise ülkenin Avrupa savunma sanayi üretimindeki rolü. Avrupa’nın kalanına kıyasla düşük işgücü maliyetleri ve Sovyet döneminden kalan sanayi altyapısı ülkeyi savunma üretimi açısından cazip kılıyor. Nitekim Sovyet döneminden kalan fabrika halihazırda NATO standartlarında 155 mm top mermisi üretirken Ekim ayında Alman savunma şirketi Rheinmetall ile yapılan 1 milyar euroluk ortaklık anlaşması ile yıllık 100 bin top mermisi üretimi hedefleniyor.

Görüldüğü üzere alışılmışın dışında bir kariyer rotası izleyen Radev’in zaferi Bulgaristan siyasetinde uzun süredir aranan istikrar arayışının bir yansıması. Eski aktörler güç kaybederken Radev’in sistem dışında ancak sistemle uyumlu konumlanışı ona geniş bir hareket alanı sağlamış görünüyor. Ancak bu güçlü başlangıcın sürdürülebilir olup olmayacağı yeni hükümetin ekonomik performansına, yolsuzlukla mücadelesinde ve dış politikada izleyeceği hassas dengeye bağlı.

Paylaş
XLinkedInWhatsApp
Bültene abone olun

Yeni yayınlar ve etkinlikler e-postanıza gelsin.