Geleneksel savaş doktrinleri, otonom teknolojilerin yükselişiyle köklü biçimde dönüşüyor. 21. yüzyılın muharebe sahası yapay zeka, veri füzyonu ve ağ merkezli yeteneklerle yeniden tanımlanıyor. İnsansız sistemler uzaktan kumandalı araçlar olmanın ötesine geçerek sahadaki veriyi işleyen anlık karar üreterek operasyonel hızın sınırlarını belirleyen aktörler haline geliyor.
“İnsansız” bülteni, otonom teknolojilerdeki en güncel gelişmeleri, yenilikçi uygulamaları ve küresel eğilimleri mercek altına alıyor. İki haftada bir yayımlanacak sayılarımızda, özellikle savunma ve güvenlik alanlarında otonominin geleceğini belirleyecek stratejik yönelimleri, teknik atılımları ve dönüşümleri inceliyoruz.
4 Günde Türkiye’nin Hava Harbinin Geleceği

Geçtiğimiz hafta gerçekleştirilen üç kritik test, insansız hava harbi konseptini kuramsal aşamadan uygulamaya taşıyan tarihi dönemeçler arasında yerini aldı. 17, 18 ve 20 Kasım’da yapılan yoğun testler hem ülkemizde hem de dünyada insansız teknoloji uzmanlarını heyecanlandırdı. KIZILELMA’nın gösterdiği performans yer hedeflerine odaklı İHA paradigmasından “hava-hava muharebesine hazırlanan insansız muharip jet” dönemine geçişin habercisi oldu.
17 Kasım’da gövde içine gömülü TOYGUN elektro-optik hedefleme sistemiyle (EOTS) yapılan uçuşta, TOYGUN’un hedefi görme, takip etme ve lazerle işaretleme kabiliyetleri uçağa dışarıdan ek bir pod taşımadan çalıştırıldı. Bu yöntem, platformun fark edilirliğini azaltarak KIZILELMA’ya gizlilik ile hassas hedefleme kabiliyetlerini aynı anda veriyor. İnsanlı uçaklarda benzeri çözümler ABD üretimi F-35 gibi 5. nesil platformlarda görülüyordu. Bu mimarinin insansız muharip bir uçakta başarıyla denenmesi, Türkiye’yi bu teknolojiye sahip az sayıdaki ülkeler arasına alıyor.
18 Kasım’daki test, “milli üçlüyü” aynı uçuşta buluşturdu. KIZILELMA uzun menzilden hedefi görebilen ve kilitlenebilen yeni nesil MURAD AESA radarıyla uçtu. Üzerinde de görüş içi mesafeden hedefe angajmanı mümkün kılan milli hava-hava füzesi GÖKDOĞAN vardı. Aynı uçuşta hedefi tespit etmek, takip etmek, işaretlemek ve vurucu gücü devreye sokmak birlikte denendi. Bu, “hedefi uzaktan gör, doğru anda karar ver, ateşle” döngüsünün çalıştığı anlamına geliyor. Bununla beraber akla gelen doğal soru şu: ilk gerçek hedefe harp başlıklı atış ne zaman ve hangi koşullarda yapılacak?
20 Kasım’daki uçuşta ise iki F-16 ile birlikte kol uçuşu yapıldı. KIZILELMA, hedefi simüle eden Hava Kuvvetlerimize ait F-16’ya kilitlendi ve elektronik ortamda yapılan simülasyonda tam isabet raporlandı. Böylece aynı denemede üç önemli konu doğrulandı. İnsanlı ve insansız uçakların birlikte uçuş düzeni sorunsuz çalıştı. Uçak ile taşıdığı füze arasında anlık hedef bilgisi akışı sınandı. Kanat altında milli füze ile uçuşun uyumu gösterildi. Bu tablo, sahada F-16’ların komuta ve koruma ağına odaklandığı, KIZILELMA’nın ise ileride risk alanını genişleten vurucu unsur olduğu bir düzenin işleyebileceğine işaret ediyor.
Hava-hava muharebesi çok hızlı karar gerektirir. Bu yüzden KIZILELMA’nın her veriyi yere aktarması beklenemez. Uçak üstünde anlamlı bir özet üretip operatöre net bir resim sunması gerekir. Kısa vadede operatör, hedef önceliğini ve ateş iznini verirken KIZILELMA uygulamayı yönetir. Orta vadede daha doğal komut yöntemleri devreye girdikçe, insan karar verici ve insansız icracı düzeni daha da hızlanacaktır. Belirleyici olan sensörlerden gelen bilgiyi güvenilir ateş koşullarına dönüştürme başarısıdır.
Bütün bu gelişmeler, Selçuk Bayraktar’ın “2026 sonunda 10’dan fazla KIZILELMA havada olacak” hedefine dair teknik ilerlemenin de hızlandığını gösteriyor. Bu tempo korunur ve ilk gerçek hava-hava atış başarıyla tamamlanırsa KIZILELMA, dünya literatüründe “hava-hava angajmanına fiilen giren ilk insansız muharip uçak” konumunu alabilir. Asıl sınav ise süreklilik. Milli füzenin üretim adetleri, farklı görevler için çeşitlenmesi ve kuvvetin bunları düzenli kullanacak doktrini oluşturması caydırıcılığın gerçek ölçütü olacaktır. Dört günde görülen bu başarıyı uzun bir yolun sağlam başlangıcı olarak değerlendirebiliriz.
Çin Tayvan’a Robotik Çıkarma Yapabilir mi?

Küresel stratejik sahada cevabı en merak edilen sorulardan biri Çin’in Tayvan’a ne zaman ve nasıl bir adım atacağı. Çin Tayvan’ı kendi parçası olarak görüyor ve Tayvan’ın özerkliğini diplomatik yolla olmazsa savaş yoluyla bitirmeyi hedefliyor.
Bu bağlamda, Çin’in Tayvan’ı hedef alan çalışmaları ve tatbikatları meşhurdur. Fakat, medyaya son yansıyan amfibi çıkarma tatbikatından yayımlanan görüntüler oldukça dikkat çekici. Düşman sahiline doğru koşan robot köpekler, tepeden inen dronlar ve sırtında makineli tüfek taşıyan mekanik bir yardımcıyla ilerleyen paraşütçüler... Pekin’den, Tayvan’a yönelik olası bir harekatta en tehlikeli görevler insansız sistemlere mi devredilecek?
Tatbikattan ortaya çıkan neticeler ise henüz çok etkileyici değil. Sahile patlayıcı taşımak üzere gönderilen robot köpekler, savunma unsurlarınca kolayca imha edildi. Mevzileri yumuşatması gereken FPV dronları ise beklenen etkiyi yaratamadı.
Kağıt üzerinde bu geniş insansız araç ailesi, çıkarma hattını yarma görevinde belirleyici bir rol üstlenmeliydi. Uygulamada ise birlikler yeniden eski yöntemlere dönüdüler ve askerler ateş altında ilerlemek durumunda kaldı. Tatbikatın komutanları simülasyon senaryosunda bu aşamada ciddi kayıplar verildiğini açıkça kabul etti.
Bu tablo Çin’in insansız sistem arayışını önemsiz kılmıyor. Aksine, düşük maliyetli ve harcanabilir araçlarla savunmayı doygunluğa ulaştırma niyetinin altını çiziyor. Fakat hedeflenen konsept ile pratikteki performans arasında ciddi bir mesafe olduğu da ortada. Boğazın ötesine uzanan yüksek riskli bir harekatı planlayan Çin’in önündeki en temel sınav, insansız araçların destekleyici rolüyle insan unsurunun vazgeçilmezliği arasında denge kurabilmek.
Genel tabloya bakıldığında, insansız sistemlerin bazı alanlarda şimdiden önemli sonuçlar ortaya koyduğu görülüyor. Uzun menzilli kamikaze dronlardan taktik gözcülere kadar geniş bir yelpazede etkileri hissedilir hale geldi. İnsansız sistemlerin cephe düzenini bozmak, komuta noktalarını baskı altına almak ve hareketliliği sınırlamak gibi kabiliyetleri artık somut örneklerle ortada. Ancak bu başarı tüm sahalara yayılmış değil. Özellikle karmaşık taarruz görevlerinde, engel temizleme ve mevzi bastırma gibi yüksek yoğunluklu işlerde, sistemlerin performansı hala beklenen seviyeye ulaşmış değil.
Buna rağmen, insansız araçların getirdiği imkanlardan faydalanma motivasyonu sürecek gibi görünüyor. Çin tatbikatında istediği neticeyi alamamış olsa da teknolojinin gidişatı, maliyetlerin düşmesi ve sistemlerin çeşitlenmesi, yakın gelecekte çatışma ortamının daha yoğun biçimde insansız unsurlara dayanacağına işaret ediyor.
ABD Avrupa’dan Askerlerini Dronlar Sayesinde Çekebilecek mi?

ABD II. Dünya Savaşı’nın bitiminden bu yana Avrupa’da kalıcı bir askeri varlığa sahip. Ancak mali gerekçelerle zaman zaman bu varlığı azaltma eğilimi gösterdi. Başkan Obama, 2012-2013 yıllarında Avrupa’daki 4 askeri tugaydan 2’sini geri çekti. Avrupa’da büyük endişe yaratan karardan yaklaşık 1 sene sonra Rusya Ukrayna’yı işgal ederek Kırım’ı ilhak etti. Trump’ın ilk döneminde de Almanya’dan binlerce ABD askerinin çekilmesi NATO içinde geniş tartışmalara yol açtı. Biden döneminde iste Rusya’nın Ukrayna’yı 2022’de yeniden işgal girişimine başlamasıyla birlikte Doğu Avrupa’ya (Polonya, Romanya, Baltıklar vb.) ek birlikler gönderildi.
Trump’ın tekrar göreve gelmesiyle beraber Avrupa’dan asker çekme tartışması tekrar gündeme gelmiş durumda. Romanya Savunma Bakanlığı, Ekim 2025 sonunda yaptığı açıklamada, ABD’nin Avrupa’nın doğu kanadında konuşlu asker sayısını azaltmayı planladığını, bunların arasında Romanya’nın Mihail Kogalniceanu hava üssünde konuşlanacak askerlerin de bulunduğunu söyledi. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ise bu kararın muhtemel sonuçlarının fazla büyütüldüğünü söyleyerek, ABD’nin Avrupa’daki genel varlığının devam ettiğini vurguladı.
Trump yönetiminin stratejik odağını Avrupa’dan Asya ve Latin Amerika’ya kaydırma eğilimi bağlamında, CSIS’ten Benjamin Jensen Avrupa’daki büyük mekanize birliklerin yerine daha ekonomik ve hızlı konuşlandırılabilen drone birliklerini öneriyor. Jensen’in “ikame” olarak adlandırdığı modelinde NATO müttefikleri tank ve piyade sağlarken ABD keşif, taarruz ve elektronik harp İHA’ları temin edecek. Böylece maliyetler düşürülürken kriz anında Polonya gibi ülkelere hızlıca mobil drone tugayları gönderilebilecek. Bu yaklaşım, bin kişilik ağır taburlar yerine 250 kişilik, yaklaşık 500 FPV İHA ve oktokoptere sahip daha küçük ve esnek birliklerin rotasyonunu öngörüyor. Jensen, Ukrayna ve Yemen’deki kayıplara rağmen “MALE” (orta irtifa, uzun dayanıklılık) sınıfı İHA’ların 24 saat havada kalabilme ve “Hellfire” gibi ağır mühimmat taşıyabilme kapasitesi nedeniyle hayatta kalma kapasitelerinin geliştirilmesinin önemine dikkat çekiyor. Ayrıca yeni drone birimlerinin ABD Ulusal Muhafızları bünyesinde kurulmasının maliyetleri düşüreceğini ve aynı zamanda Pasifik gibi uzak bölgeler için de esnek bir muharip yetenek sağlayacağı belirtiliyor.
Washington Avrupa’daki angajmanını daha “insansız” bir yapıya dönüştürürse, bir yandan kıtadaki müttefiklerine taahhütlerini sürdürme niyetini gösteren bir güvenlik sinyali verebilir, diğer yandan askeri personeli geri çekerek iç politikada rahatlama arayışına yanıt oluşturabilir. Böyle bir yaklaşım, ABD’nin küresel sorumluluklarını azaltmadan maliyeti daha yönetilebilir bir modele ulaşmasını sağlayabilir.
Ancak bu dönüşümün caydırıcılık ve güç projeksiyonu açısından ne anlama geldiği hala açık bir tartışma başlığı. İnsansız sistemlerin hızlı konuşlanabilirliği ve yoğun ateş gücü sunması önemli olsa da karşı tarafın gözünde “kararlılık” algısını ne ölçüde güçlendirdiği henüz net değil. Bu nedenle, insansız seçeneklerin askeri etkinliği kadar politik sinyal değerinin de dikkatle değerlendirilmesi gerekiyor.
AB Drone Savunmasında Yanlış Strateji mi İzliyor?

Reuters’da yer alan bir görüş yazısı, Avrupa’nın drone savunmasında yanlış strateji izlediğini söylüyor. Avrupa Birliği, Rusya’nın artan tehditlerine karşı savunma kapasitesini güçlendirme amacıyla yeni bir “Savunma Hazırlık Yol Haritası” sundu. Pierre Briancon’ın Reuters’ta yayınlanan analizine göre bu plan, modern savaşın en kritik bileşenlerinden biri olan drone savunması konusunda Brüksel’in hedefi ıskaladığını gösteriyor. Analize göre, Avrupa Komisyonu’nun bu girişimi üç temel noktada başarısız oluyor.
Analiz ilk olarak formun yanlış seçildiğini dile getiriyor. AB, ortak bir savunma politikası için doğru yer değil. İrlanda ve Avusturya gibi resmi olarak tarafsız üyeler ve İspanya gibi cephe hattından uzak ülkeler yüksek harcamalara gerek duymuyorlar. Daha da önemlisi, İngiltere ve Norveç gibi iki kilit NATO üyesi askeri güç, AB üyesi olmadıkları için bu planın dışında kalıyorlar. Briancon’a göre, İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın daha önce bahsettiği ”gönüllüler koalisyonu” bu tür girişimler için daha doğal bir platform olabilirdi.
İkinci olarak, finansman modelinin hatalı olduğu iddia ediliyor. Plan, Rusya’ya en yakın yedi ülkenin (Baltıklar, Polonya, Slovakya, Macaristan ve Romanya) “drone duvarı” maliyetini tek başına üstlenmeleri öngörüyor. Analize göre, bu ülkelerin toplam savunma harcaması (65 milyar avro) halihazırda çok yüksek. Analiz, bu yükün önemli bir kısmının, örneğin ortak AB borçlanması yoluyla, tüm blok tarafından doğrudan omuzlanması gerektiğini savunuyor.
Son olarak, plan Ukrayna’nın uzmanlığını göz ardı ediyor. Kiev, 100’e yakın üretici firma ile Avrupa’nın ana küçük İHA tedarikçisi haline geldi. Savaşın dersleri Ukrayna’yı bir FPV gücüne dönüştürürken, Devlet Başkanı Zelenskiy’nin ifadelerine göre ülke yılda 4 milyon drone üretiyor ve yeterli fonla bunu ikiye katlayabilir olduğu belirtiliyor. Analize göre, Brüksel’in yapması gereken, bu devasa ve savaşta test edilmiş endüstriyi fonlamak olmalı. Böylece Ukrayna hem kendini daha iyi savunabilir hem de komşularına savaşa hazır sistemler satarak gelir elde edebilir.
Konuya dair muhtelif fikirler mevcut. Neticede Batı Avrupa’nın hava savunma sistemleri, “küçük, yavaş, alçaktan gelen tehditler ve İHA sürüleri” karşısında ciddi ölçüde eksik olduğu fikri yaygın kabul görüyor.
Bu kritik boşluğu doldurmak için Almanya gibi ülkeler rotayı Türkiye’ye çevirebilir. Nitekim, DW Türkçe’ye konuşan ve Alman ordusunun teçhizat alımından sorumlu kuruluşunda (BAAINBw) görev yapan üst düzey bir bürokrat, Berlin’in Türk savunma sanayii ile iş birliğine yönelmesi gerektiği tezini savunuyor. Türkiye’nin bu konuda “oldukça ileri seviyede” olduğunu vurgulayan yetkili, “en kısa zamanda temasların kurulması, konunun yakından incelenmesi gerekiyor” diyerek mevzunun aciliyetine işaret etti.
